Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, “31 Mart’tan 1 Nisan’a bir umut taşıyacaksak eğer emekçi mahallelerinde yeni bir alternatifin doğuşuna işaret ediyoruz. Muhalefetin de değişmesi lazım dedik ya, nasıl AKP-MHP ‘Buralar bizim kalemiz’ diye düşünüyorsa, Çankaya gibi birçok yerde de bir muhalefet tembelliği başladı. ‘Buranın onurlu insanları nasılsa bunlara oy vermez, o zaman buraya ceketimizi asar kazanırız’ diye düşünüyorlar. Biz bu seçimde o ceketleri gardıroplara asmaya geldik” dedi.
TİP, Ankara Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nda halk buluşması düzenledi. Buluşmaya; TİP Genel Başkanı Erkan Baş ve Çankaya Belediye Başkan adayı İrfan Değirmenci katıldı.
TİP’in Çankaya Belediye Başkan Adayı İrfan Değirmenci, şöyle konuştu:
“Bugün 3 Mart. 1924’te halifeliğin kaldırıldığı gün. Laiklik, TİP’in kırmızı çizgisi. Laikliği savunmak üzere, ‘Tek adamın karar verdiği yerde hiçbir şey olmaz, gül bitmez, ağaç dikseniz o yeşermez, tek adam karar vermeyecek, hep birlikte karar vereceğiz’ diye yola çıktık, bundan 100 yıl önce. İktidarı tek adam rejimi üzerinden eleştirirken Çankayalılara 25 aday adayının arasından, başvuruda bulunan aday adaylarından bir tanesini seçmeden ‘Budur işte bizim adayımız’ diyerek bir adayı dayatmak da eleştirdiğin şeye dönüşmek. Kusura bakmasınlar. Seçeneksiz değiliz. Kendimizi yönetmeye talibiz. Çankaya, Türkiye’nin en büyük bütçesine sahip belediyelerinden. Bu bütçeyi nereye harcayacağımızı da kendimiz karar veririz, beş kuruşunun da peşine düşeriz, demek için yola çıktık. Önümüzde 28-29 günümüz var, herkesten çok çalışacağız. Herkese çok güzel bir yanıt vereceğiz.”
TİP Genel Başkanı Erkan Baş da, şunları söyledi:
“BİZİM BİR TANE GÜZEL MEMLEKETİMİZ VAR”
“Bu seçim, bundan 30 yıl sonra tarihe yazıldığında Türkiye İşçi Partisi’ni çıkartın bu seçimden, bu seçim Türkiye tarihinin en heyecansız seçimi olarak tarihe geçer. 14 Mayıs-28 Mayıs seçimlerinde bir kurtuluş umudu yeşerdi, tabii o büyük heyecan hedefine ulaşmayınca üzüldük, kırıldık, öfkelendik, gücendik, hak etmediğimizi, bu ülkenin bunu hak etmediğini düşündük. Nihayetinde bizim başka gidecek yerimiz yok, bizim bir tane güzel memleketimiz var. Bizleri birleştiren şey, bu memleketi bu yobazlara, bu faşiştlere teslim etmemek konusunda inat edenleriz. Mücadelede kararlı olanlarız.
“BİZ BU SEÇİMLERDE ‘DEĞİŞMEK ŞART’ DİYORUZ”
Aynı şeyleri yaparak, farklı sonuç beklemek bize uygun bir şey değil. Biz bu seçimlerde ‘Değişmek şart’ diyoruz. Herkes karşısındakinin değişmesini bekliyor, biz ise değişimi kendimizden başlatmaya karar verdik. Muhalefetin bir bütün olarak değişmesi lazım dedik. Sadece seçim günü gidip oy kullanarak, bu iktidardan kurtulmayı beklemek hayaldir. Eline devletin tüm olanaklarını geçirmiş, tarikatların desteğini arkasına almış, büyük sermayenin tam boy desteklediği, uluslararası güçlerin de arkasında tam boy durduğu AKP’yi yenmeyi gerçekten istiyorsak, ‘Oyumu atar hiçbir şeye de karışmam’ diyerek bu iktidarı yenmek mümkün değildir. ‘Birisi gelsin de bizi bu iktidardan kurtarsın’ diyen hayal kurar. Bizi bizlerden başka hiç kimse kurtaramaz.
“EKSİK YAPIYORUZ. BİZ DEĞİŞMEDEN, MUHALEFET DEĞİŞMEDEN BU MEMLEKETİN DEĞİŞMESİNİ BEKLİYORUZ”
Öyle kolay yoldan bu kadar yıldır bu ülkenin tepesine çökmüş bir karanlıktan kurtulmak kolay değildir. Bunu Çankaya’da özellikle söyledim çünkü burada AKP’den MHP’den bu Cumhur İttifakı’ndan bu faşist iktidardan kurtulma iradesinin çok güçlü olduğunu biliyorum. Buna rağmen, ‘Neden kurtulamıyoruz’ sorusuna doğru yanıt vermemiz lazım. Eksik yapıyoruz. Birilerinin gelip bizi kurtarmasını bekliyoruz. Biz değişmeden, muhalefetin bütünü değişmeden, bu memleketin değişmesini bekliyoruz.
“BİZİM ALACAĞIMIZ OYLA MUHALEFET KAYBEDECEKSE ÜZERİMİZE DÜŞEN SORUMLULUĞU YERİNE GETİRDİK”
Ülkenin içinde bulunduğu durumun bir numaralı sorumlusu Saray iktidarıdır, Recep Tayyip Erdoğan’dır, AKP’dir, Cumhur İttifakı’dır. Dolayısıyla bir seçime gidiyorsak, önümüzdeki ilk hedef AKP’nin ve MHP’nin geriletilmesidir. Halka ait olan ama kendilerinin gasp ettiği tüm alanlardan sökülüp atılmaları için mücadele edeceğiz. Bizim üzerimize düşen sorumluluğu harfiyen yerine getirdiğimizi söyleyebilirim. Türkiye’de binin üzerinde il, ilçe, beldede seçim yapılacak, biz bunların 200-250 tanesinde belediye başkan adayı göstermedik. Kazanabileceğimize inanmıyorsak, bizim alacağımız oyla muhalefet kaybedecekse, iktidar koltuğunu korumaya devam edecekse, Türkiye İşçi Partisi olarak ‘Önce ülkemizin, önce memleketimizin çıkarları, önce halkımızın çıkarları’ diyerek üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmekten hiçbir yerde tereddüt etmedik.
“EN GÜÇLÜ OLDUKLARI YERDE BİLE İKTİDARA BOYUN EĞMEYECEĞİZ”
Biz iktidarın elindeki mevzilerin geri alınması konusunda sorumlu davranıyoruz. Muhalefetin yeni mevziler kazanması konusunda sorumlu davranıyoruz. Ama bu statükoya da teslim olmuyoruz. ‘Burası zaten AKP’nin, burası zaten MHP’nindir’ diye düşünülen her yerde Türkiye İşçi Partisi aday çıkarıyor. Orada emekçileri, yoksulları, halkı, bu AKP-MHP faşizminin eline terk etmemek, o tarikatların, cemaatlerin insafına terk etmemek; halkın kendisini yalnız ve çaresiz hissedip, o tarikatlere, cemaatlere, o faşist partilere boyun eğmesine engel olmak için kazanıp kazanamayacağımızdan bağımsız olarak en güçlü biçimde mücadele ediyoruz. Belki oralarda bu seçimi kazanamayacağız ama emekçilerin gönlünü kazanacağız. Belki orada bu seçimi kazanamayacağız ama o emekçilerin hapsedildiği o duvarlarda çatlaklar yaratacağız ve oralara aydınlığın girmesi için mücadele edeceğiz. Bunu devrimci bir görev olarak görüyoruz. En güçlü oldukları yerlerde bile bu iktidara boyun eğmeyeceğimizi ifade etmek istiyoruz.
“GEBZE BELEDİYE BAŞKANI 5 YIL ÇALIŞMADIĞI KADAR, BU 1 AYDA ÇALIŞACAK”
Gebze’de seçim şöyleydi: Biz aday olana kadar AKP dünyanın en rahat seçimine gidiyordu. AKP’li belediye başkanı daha sokağa çıkmamıştı. Soranlara, ‘O evden çalışıyor’ diyorlardı. Gebze’deki adaylığımız gündem olmadan önce yerel seçimde, işçi sınıfının durumuna ilişkin tek bir laf edilebiliyor muydu? Gebze halkı durumdan çok memnun, belediye başkanı 5 yıl çalışmadığı kadar, bir ayda çalışacak. Yine orayı alamayacaklar ama biraz ter dökmeyi öğrensinler.
“BİZ BU SEÇİMDE O CEKETLERİ GARDIROPLARA ASMAYA GELDİK”
Belki dışarıdan basit gibi gözüküyor ama böylesi bir yerde adaylık iddiası ortaya koymak bile Türkiye siyasetinde dengeleri değiştiriyor. İşçi sınıfının hali, yaşadıkları konuşulmaya başladı. 31 Mart’tan 1 Nisan’a bir umut taşıyacaksak eğer emekçi mahallelerinde yeni bir alternatifin doğuşuna işaret ediyoruz. Muhalefetin de değişmesi lazım dedik ya, nasıl AKP-MHP ‘Buralar bizim kalemiz’ diye düşünüyorsa, Çankaya gibi birçok yerde de bir muhalefet tembelliği başladı. ‘Buranın onurlu insanları nasılsa bunlara oy vermez, o zaman buraya ceketimizi asar kazanırız’ diye düşünüyorlar. Biz bu seçimde o ceketleri gardıroplara asmaya geldik.”
]]>MELTEM KARAKAŞ
CHP Eskişehir İl Başkanı Talat Yalaz, AKP Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Nebi Hatipoğlu’nun Eskişehir ve belediyelere ilişkin iddialarına anıt verdi. Hatipoğlu’nun söylemlerinin gerçeği yansıtmadığını söyleyen Yalaz, “Lise yıllarından beri siyasetin içerisindeyim hayatımda hiçbir seçim döneminde ve seçim çalışmasında bu kadar yalan söylenen bir seçim atmosferini daha önce hiç görmedim. Büyükerşen, yaptıklarını muhalif olarak yaptı ve iktidara mensup belediyelerin yaptıklarından çok daha fazlasını yaptı. Öyle, öğle ezanında bir partiden seçilip, ikindide başka bir partiye geçip, akşam ezanında yeni partisinden aday olmadı” dedi.
AKP Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Nebi Hatipoğlu’nun ulusal televizyon kanallarındaki iddialarına düzenlediği basın toplantısıyla yanıt veren CHP Eskişehir İl Başkanı Talat Yalaz, “ÇED nedir, hangi kurumların ne tür sorumlulukları ve yetkileri vardır, bilmiyor. Tek bir söylediği bile inanılır değil” dedi.
Nebi Hatipoğlu’nun televizyon kanallarındaki görüntülerinden videolar izleten Talat Yalaz, şu ifadeleri kullandı:
“Lise yıllarından beri siyasetin içerisindeyim hayatımda hiçbir seçim döneminde ve seçim çalışmasında bu kadar yalan söylenen bir seçim atmosferini daha önce hiç görmedim. Bununla muhattap olmaz, hiçbir şekilde ciddiye almazdık ama gelinen aşamada olay, rakibimizin seçim kampanyası olmaktan çıktı. Eskişehirli hemşehrilerimizin aklı ve zekasıyla dalga geçilen bir boyuta evrildi, buna asla göz yumamayız. Değerli Eskişehirliler, Eskişehir’in su kalitesinde bir sorun yoktur. Bunu biz söylemiyoruz valiliğin il sağlık müdürlüğünün halk sağlığı laboratuvarı söylüyor. Uzak bir tarihte değil 11 Ekim 2023 tarihinde alınan raporda ‘insani tüketim amaçlı kullanıma uygundur’ ibaresi bulunuyor ama şahıs dikkat buyurunuz valiliğe bağlı kuruma değil, sokaktan topladığı ve muhtemelen kendilerinin hazırladığı broşüre itimat ediyor. Bu lafları edebilmek için ESKİ’nin kaynakları ne, harcamaları ne, belediye ile ilişkisi nasıl, bütün bunlardan habersiz olmak gerekiyor. Zaten aday beyin devletin işleyişi hakkında bilgisiz olduğunu görmüştük. ESKİ öyle keyfine göre belediyeye kaynak aktaramaz, aktarmadı.
“YILMAZ HOCA YAPTIKLARINI MUHALİF OLARAK YAPTI”
Hepimiz su bakiyesi bittikten sonra 5 ton suyun hesaba yüklendiğini biliyoruz. Eskişehir’i Ahmet Hakan’ın böyle alay edeceği hale getirmek içinize siniyorsa, siz bilirsiniz. İçine sinmeyen herkes, Ahmet Hakan’a bunları söyletene hesap sormalı. Şehrin sokaklarında bornozla dolaşılması nasıl bir zihnin fantezisidir, benim aklım ermez. Mesele bazılarının bu tür fantezileri olması değil. Bu tür fantezileri olan birinin büyükşehir adayı olup ulusal kanalda bunları böyle sorumsuzca paylaşabilmesi. Aday bey, ‘iktidar partisinden aday seçin’ demek istiyor. ‘Ben doğru bir belediye başkanı adayı değilim ama beni olsa olsa iktidar partisinden olduğum için seçersiniz’ diyor. Hepiniz biliyorsunuz, Sayın Büyükerşen 1999’da seçildi. Çok geçmeden büyük Marmara depremi oldu. Belediyelerin araçları, kaynakları, deprem bölgesine tahsis edildi. Üstüne 2000 krizi çıktı. Büyükerşen ancak 2001’de Avrupa kaynakları bulabildi. Çalışmaya başladığında ise iktidar değişmişti. Aday beyin iddia ettiği gibi yıllarca iktidar partisinin başkanı olarak çalışma imkanı bulamadı. Yaptıklarını muhalif olarak yaptı ve iktidara mensup belediyelerin yaptıklarından çok daha fazlasını yaptı. Öyle, öğle ezanında bir partiden seçilip, ikindide başka bir partiye geçip, akşam ezanında yeni partisinden aday olmadı.
“BİLDİĞİ HALDE KAMUOYUNU ALDATMAKTAN ÇEKİNMİYOR”
Benzer lafları başka bir kanalda tekrar dinledik. Aday beyimiz bunları bilmez mi; elbette biliyor. O halde bildiği halde kamuoyunu aldatmaktan çekinmiyor. Aday beyimiz birkaç yerde de şöyle laflar etti. Kim, nerede, aday beyin hangi dediği için yapamazsınız demiş? Bir tek örnek yok. ‘Yapılmamalı’ denmiş, dedik. ‘Eskişehir’e yazık etmeyin’ dedik. Aday bey sadece kendisi halkı yanıltmakla kalmıyor, CHP hakkında yıllardır uydurdukları yalanlara sığınıyor. Abuk sabuk projelere milyarlarca dolar harcayıp, sonra emekliye hak ettiğini veremez hale getirmeyin diyoruz. Aday bey, ÇED nedir, hangi kurumların ne tür sorumlulukları ve yetkileri vardır, bilmiyor. Devletin, çeşitli devlet kurumlarının ve belediyelerin sorumlulukları nedir, yetkileri nedir bilmeden konuşuyor. Rakibi hakkında pervasızca ithamda bulunmaktan çekinmiyor. Çevre yolunun yapılması konusunda; yapılması gerektiğini söylemekten dilimizde tüy bitti, her zaman yapılması gerektiğini savunduk. Bir önceki dönem hükümetin yatırım planında olan çevreyolu bu dönem yatırım planına dahi alınmamıştır. İktidar milletvekili olan sayın aday bunun en temel sorunlarından birisidir. Bu sorumluluğunu kimsenin üzerine yıkmaya çalışmasın illa birilerinin üzerine yıkacaksa saraya gidebilir.
“TOKİ İLE İLGİLİ VERDİĞİMİZ ÖNERGELERİMİZİ AKP VE MHP REDDETİ”
Hükümetin politikaları yüzünden TOKİ kaynaklı mağdur olanlar var. Sanki onları mağdur eden başkasıymış da hükümet onlara çözüm arıyormuş zannedersiniz. Öyle olmadı. Hükümet mağdur etti. Burada iddia edildiğinin aksine, TOKİ mağdurlarının problemlerini çözmeye yönelik bir girişim, bir çaba yok. Hatta bu konuda verilen önergelerimizi de aday beyin transfer olduğu iktidar partisi ve ortağı reddetti ve reddetmekte. Hükümet demişken, belediyenin arkasındaki alan, kapalı pazaryeri, hayvan bakım evi gibi örnekler var. Ayrıca Sarıcakaya, Mihalgazi ilçelerinin atıksu arıtma tesisleri için istenen yerler de örnek verilebilir. Daha önemlisi, Sivrihisar ve Günyüzü ilçelerinde ESKİ’nin su ve atıksu tesisleri ile ilgili taleplerinin hiçbirisi karşılanmadı.
“TEK BİR SÖYLEDİĞİ BİLE İNANILIR DEĞİL”
Sözünü etmeden geçmek istemediğim bir konu daha var. Hükümet stadın yerine çok katlı, şehrin göbeğinde yoğunluğu artıracak projeler yapmıştı. Anadolu Üniversitesi’nin o dönemki rektörü Davut Aydın açık öğretim kaynaklarıyla yeni stadı yaptı. O alan ranta ve çok katlı yapılaşmaya açılmaktan bu sayede kurtuldu. Orada bir meydan olsa iyi olurdu ama vatandaşın protesto hakkından, kendisini ifade etmesinden korkan hükümet, oraya o sakil şeyi yaptı. Yaptı ama bakımı ile hiç ilgilenmiyor. Bizim belediyelerimizin kontrolünde ki parklar ile orayı mukayese ettiğinizde ne demek istediğimi anlarsınız. Nihayet, halkı aldatmaya yönelik söylemlerin zirvesiyle bitirelim. Söylenecek söz yok. Böyle bir şey olmamış ama herkesin önünde olmuş gibi anlatmak, aday beyimize tuhaf görünmüyor. Devletin bütün imkanları ellerinde hastane kayıtlarına dakikasında ulaşabilirler. Tek bir söylediği bile inanılır değil.
“ESKİŞEHİR’İ ULUSAL ÇAPTA ALAY KONUSU ETMEYE ÇALIŞAN BİR ADAY”
Değerli basın mensupları sevgili Eskişehirliler, şehir yönetmek hele de Eskişehir gibi bir şehri yönetmek her şeyden önce doğruluk ve dürüstlük gerektirir. Eskişehir bu seçimde doğrulukları ve dürüstlükleri ile vizyonları ve misyonları ile Eskişehir’e hizmet aşkı ve Eskişehir sevdalarıyla ön planda olan başkan adaylarımız ile siyasi ve belediyesel birikimi olmadığı gibi gerçek dışı bilgiler ile Eskişehir ve Eskişehirlileri ulusal çapta alay konusu etmeye çalışan bir aday arasında seçim yapacaktır. Eskişehirlilerin aklı ile dalga geçilmesini içimize sindiremediğimiz için böyle bir basın toplantısı yapma gereğini duyduk. Eskişehirlilerin her şeyin farkında olduğunu biliyoruz. 31 Mart’ta doğrulukları ile dürüstlükleri ile belediyecilik deneyimleri ile tüm Eskişehir’in başkanları olacak olan adaylarımızı seçip 1 Nisan’dan itibaren her zaman olduğu gibi bu şehirde mutlu, huzurlu ve güvenli şekilde yaşamaya devam edeceğiz.”
]]>
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş, İstanbul’da aday tanıtım toplantısında; “Düne kadar sınır mahkemeleri kurup teröristleri davulla zurnayla karşılayanlar, bugün en milliyetçiler oldular olaya bakar mısınız, sahtekarlığa bakın. Mesela, sağlıklı bir zihinle düşündüğünüzde, ‘Ben 15 gün önce İsveç’e o kadar salladım bunlar Kur’an yaktı, bunlar terör devleti dedim. Bugün ben O’nun NATO’ya girmesini kabul edemem’ demesi lazım, ama NATO’ya girmesine onay verdi. Bir değeri olan insan bunu yapar mı? Bir değeri olan insan bütün Türkiye’ye çağrı yapıp yüz binleri toplayıp, ‘İsrail’i lanetliyoruz, Filistin’in yanındayız’ deyip İsrail’le ticarete devam eder mi” dedi.
BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş, İstanbul’da partisinin aday tanıtım toplantısına katıldı. Toplantıda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Cihan Erdoğanyılmaz ve 39 ilçenin belediye başkan adayı tanıtıldı. Erdoğanyılmaz, şunları söyledi:
“Cihan Erdoğanyılmaz bir semboldür. BTP kadrolarının içinde binlerce Cihan Erdoğanyılmaz var. Prof. Dr. Haydar Baş Bey’in yetiştirdiği Bağımsız Türkiye kadroları, kendisini Atatürk’ün gençliğe hitabesinin muhatabı sayan tüm Türk gençliği, yıllardan beri görmezden gelinen, ülkemizi terk etmeye zorlanan Türk gençliği artık BTP sayesinde siyaset sahnesinde. Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki bu ülke, onu bu hale getirenlere bırakılamayacak kadar kıymetli bir ülke. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere emanet ettiği Cumhuriyetimizin kazanımlarının bir bir elden çıkarılmasına, ülkenin ve gençlerin büyük bir karanlığa ve umutsuzluğa gömülmesine büyük bir üzüntüyle şahit olduk. İktidar ve muhalefet bugün siyasi rant kavgasına düşerek asli vazifesini unutmuştur. Bu vatan, onu bu hale getirenlere bırakılamayacak kadar kıymetli ve kutsaldır. Yaklaşan büyük İstanbul depremi, teknoloji devrimini kaçırmak üzere olmamız, ekonomik bağımsızlığımızın tehlike altına girmesini de düşündüğümüzde birinci vazifemiz olan Türk istiklalini, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa görevimizi yerine getirmek bizim için artık tarihi bir sorumluluktur.”
BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş ise şöyle konuştu:
İKTİDARIN SORUNLARI ÇÖZMEYE, MUHALEFETİN DE İKTİDAR OLMAYA NİYETİ YOK
“Öyle ekonomik bir tablo var ki her gün üstüne iki kat fiyat koyuyor. Bunu çözmemiz lazım bir şekilde. Çözmek için ne yapıyoruz? Diyoruz ki, ‘Bu iktidara bir şans daha verelim bu ekonomiyi çözsün’ şimdi bir kısmımız bunu söylüyor, bir kısmımız da ‘Bu iktidarı iktidarda tutan muhalefete bir oy daha verelim, O gelip bu işi çözsün’ diyor.
Yahu kardeşim ne iktidarın bunu çözmeye niyeti var, ne muhalefetin iktidar olmaya niyeti var, sorun burada. Benim çağrım bütün Türk milletine şudur; gelin Bağımsız Türkiye Partisi ile birlikte yürüyelim. Her yerde adayımız var. Bu seçim her yerde bayrağımız dalgalanıyor. Özellikle o yüzde 48’lik seçmene de söylüyorum; bir önceki seçimde bir fedakarlık yaptık. O küçük partilerin yüzde 2.5 – 3 puanlara yaklaştığı yerde ben o seçime girseydim başka bir tablo çıkarırdım ama ben bir fedakarlık yaptım. Siz de ‘Sen bu seçim fedakarlık yaptın, biz de bir dahaki seçim sana oy vereceğiz’ dediniz. Şimdi ben kendime oy istemiyorum, ben adaylara oy istiyorum. İstanbul’u yönetecek, Aydın’ı yönetecek, Trabzon’u yönetecek, Karabük’ü yönetecek, Ankara’yı yönetecek, hülasa 80 ili yönetecek adaylara oy istiyorum çünkü sizin bana bir oy borcunuz var. O borcun ödenme günü gelmiştir.
“BEN SİYASETİ ÇOCUKLAR İÇİN YAPIYORUM”
Herhangi bir vatandaş internet haberlerinden veya televizyondan veya gazetelerden gündeme baksa veya sadece yaşadığına baksa, ‘oy vermeyi geçtim bunlara selam verilmez’ demesi lazım. Ben siyaseti kızım için yapıyorum, karşımdaki oğlum için yapıyorum, bu arkada gezen çocuklar için yapıyorum. Bu çocukların geleceği için yapıyorum, hiç kimsenin menfaati için zerre çıkar için bu siyaseti yapmıyorum ve yapmayacağım.
“MİLLİ EKONOMİ MODELİ SESSİZ BİR DEVRİMDİR”
Diyeceksiniz ki bu özgüven nereden geliyor? Şuradan geliyor; elimizde bir formül var. Bundan tam 11 yıl önce bugün Rusya’da Moskova’da benim de içinde olduğum bir ekip Rus Meclisi Duma’da bir sunum dinledi. O sunuma ‘Sessiz Devrim’ dendi. Kapitalizmi, liberalizmi ve dünyadaki sömürü sistemini tarihin çöp kutusuna atan bir devrimdi bu. O devrim benim güzel babamın yazdığı ‘Milli Ekonomi Modeli’ devrimiydi. Biz bu ülkeyi kalkındırırız ama bu ülkeyi kalkındırmak istiyorsanız size ait olan fabrikayı satmayacaksın, size ait olan fabrikayı kapatmayacaksın, size ait olan madeni satmayacaksın, yerinizin altından biten gıdanızı dışarıdan almayacaksınız. Bu ülkeyi kalkındırmak istiyorsan enerji kaynaklarınızı devreye sokacaksınız. Türkiye’nin enerji ihtiyacını dışarıya bir tek dolar vermeden karşılayabiliriz. Bunun için çok fazla böyle bilimsel araştırmalara enteresan çıkışlara, hiç kimsenin bilmediği icatlara ihtiyacımız yok, tek bir şeye ihtiyacımız var samimiyete. Vatanperver olalım vallahi de billahi de bu ülkeyi kalkındırır, hiç kimseye ihtiyaç duymayız.
“MİLLİYETÇİLİK ARTIYOR AMA HANGİ MİLLİYETÇİLİK?”
Diyorlar ki dünyada milliyetçilik artıyor. Tamam güzel milliyetçilik artıyor da hangi milliyetçilik artıyor? Şimdi dünyada yükselen trend olan milliyetçilik neyin milliyetçiliği biliyor musunuz? Söyleyeyim, bizde güya milliyetçilik yükseliyor. Bizde milliyetçilik falan yükselmiyor. Neden yükselmiyor? Dünyada yükselen milliyetçilik gıda milliyetçiliği, ‘kendi gıdamı yedirmem’ diyen milliyetçilik yükseliyor. Dünyada yükselen milliyetçilik maden milliyetçiliği, ‘kendi madenimi başkasına yedirmem’ diyor. Dünyada yükselen milliyetçilik kaynak milliyetçiliği, ‘su kaynağımı enerji kaynağımı, dönüştürülebilir kaynaklarımı başkalarına yedirmem’ milliyetçiliği. Dünyada yükselen milliyetçilik bu. Bizdeki milliyetçilik örnekleri ne? Rant bende olsun, gerisi peşkeş olsun. Milliyetçilik bizde böyle yükseliyor.
“DİYANET İŞLERİ BAŞKANI ALEVİ OLSUN”
Alevilere oy deposu olarak bakılıyor. Bu insanların bir inancı var, bir düşüncesi var diye bakılmıyor, bunların oyu var olarak bakılıyor. Güneydoğu’da yaşayan insanımıza da oy deposu olarak bakılıyor. Burada ne yaşanıldığı, ne düşünüldüğü, eksiklerin ne olduğu, sorunun ne olduğu ile ilgili bir düşünce hiç kimsede yok. Bu, ‘biz bölgenin insanı için kurulduk’ diyen siyasi partide bile yok. Öyle olsa Güneydoğu’daki peşkeş çekilen madenleri konuşurlar, eğer öyle olsaydı Güneydoğu’nun kaynaklarının yabancılara, yandaşlara nasıl peşkeş çekildiğini konuşurlar. Çünkü o imkanlar o bölgenin insanına verilse, bütün Türkiye’ye verilse aslında birçok sorun çözülebilir. Bu, Alevi kardeşlerimizle ilgili de böyle. Ben hiçbir siyasi parti yöneticisinin cesaret edemediği bir şey söyledim, bu konudaki samimiyetimin ispatı olarak nitelendiriyorum bunu. O da şu; Diyanet İşleri Başkanını Alevi bir kardeşimiz yapalım.
“BTP İKTİDAR OLURSA HİÇ KİMSE KAYBETMEZ”
Ama bunların gerçekleşebilmesi için önce bir şeyi bizim algılamamız lazım. Türkiye’de siyaset şu temele oturdu; birisi iktidar olduğunda Aleviler iktidar oluyor, bir başkası iktidar olduğunda Sünniler iktidar oluyor veya bir başkasını iktidar ediyoruz, milliyetçiler iktidar olmuş oluyor veya bir başkasını iktidar ediyoruz, muhafazakarlar veya ulusalcılar veya solcular… Her neyse ülkede birisi iktidar olduğunda herkesin iktidar olduğu, birisi kazandığında hiç kimsenin kaybetmediği bir formülü Atatürk’ten sonra biz çıkaramadık. İşte Bağımsız Türkiye Partisi varlığını bu temel üzerine oturtmuş bir partidir. Biz iktidar olalım hiç kimse kaybetmesin.
“BUNLARDA HİÇBİR DEĞER VE KUTSAL YOK”
Düne kadar sınır mahkemeleri kurup teröristleri davulla zurnayla karşılayanlar, bugün en milliyetçiler oldular olaya bakar mısınız, sahtekarlığa bakın. Mesela, sağlıklı bir zihinle düşündüğünüzde, ‘Ben 15 gün önce İsveç’e o kadar salladım bunlar Kur’an yaktı, bunlar terör devleti dedim. Bugün ben O’nun NATO’ya girmesini kabul edemem’ demesi lazım, ama NATO’ya girmesine onay verdi. Bir değeri olan insan bunu yapar mı? Bir değeri olan insan bütün Türkiye’ye çağrı yapıp yüz binleri toplayıp, ‘İsrail’i lanetliyoruz, Filistin’in yanındayız’ deyip İsrail’le ticarete devam eder mi? Bunu kim yapar? Bunu hiçbir değeri olmayan, evrendeki bütün değerleri şahsi menfaati için kullanabilme potansiyeli olan, hiçbir kutsalı olmayan insanlar yapar.”
]]>
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, bugün TBMM’de basın toplantısı düzenledi. TBMM Genel Kurulu’nda bugün görüşmelerine başlanacak 8. Yargı Paketi’ne dair partisinin görüşlerini kamuoyu ile paylaşan Yeneroğlu, şunları ifade etti:
“ÜLKEDE YARGI PAKETİ İLE İKTİDAR SADECE GÖZ BOYAMAYA ÇALIŞMAKTADIR”
“Sorunların asıl kaynağına inmekten uzak, günü kurtarma amacı taşıyan ve yüzeysel değişiklikler içeren bu paket, mevcut sorunlara pansuman tedbir olabilecek nitelikte bile değildir. Türkiye her geçen gün gittikçe hukuk devletinin en asgari şartlarının dahi sağlanmadığı, yargı bağımsızlığının görmezden gelindiği zorba bir anlayışla yönetilmektedir. İktidarın yargıyı kontrol altına alarak vatandaşlarımızın üzerine bir sopa olarak yargıyı kullandığı acı örnekleri her gün görmekteyiz. Sayısız masum insan sırf Cumhurbaşkanı böyle istiyor diye hukuka aykırı bir şekilde cezaevlerinde tutulmaktadır. AİHM ve Anayasa Mahkemesi (AYM) karaları uygulanmamaktadır. AYM üyelerinden sonra Danıştay üyelerinin de açık şekilde Cumhurbaşkanı ve ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından hedef gösterildiği bir ülkede yargı paketi ile iktidar sadece göz boyamaya çalışmaktadır. Kuvvetler ayrılığının değil kuvvetler birliğinin açık ve net olarak uygulandığı, buna tabi olmayanların doğrudan tehdit edildiği, her türlü hakarete maruz kalındığı ve şu anada anayasaya aykırı olarak uygulanan kuvvetler birliğinin dahi keyfi bir biçimde uygulandığı, yürütmenin yanında yasama ve yargının da cumhurbaşkanının talimatlarını beklediği bir ortadayken önümüze sunulan paketlerin vatandaşlarımıza da ülkemize de hayırlar getirmesi imkansızdır.
“AYM KARARLARI ATIF YAPMAK İÇİN DEĞİL UYULSUN DİYE VAR”
İktidarın yargı paketinde laf cambazlığı yaptığı bir husus var, o da AYM’nin iptal kararlarının gereğinin yerine getirilmesi. Sanki AYM karalarını tanımayan kendileri değilmiş gibi, bu karaları açıkça uygulamayacaklarını ilan eden, bu konuda yargıya talimat veren kendileri değilmiş gibi, yargı paketinin gerekçesi AYM atıflarıyla dolu. Ne kadar trajikomik bir durum. Anayasayı paketleyenlerin yargı paketinden bahsediyoruz. Atıf yapmayı biliyorlar ama karara gelince de ortada yoklar, cumhurbaşkanının keyfi yaklaşımlarını bekliyorlar. AYM kararları atıf yapmak için değil uyulsun diye var. Madem atıf yapacak kadar değerli görüyorsunuz o zaman uysanıza bu kararlara. Her şeyleri edebiyat, boş laf.”
“EMEKLİLERİMİZ BUGÜN MARKETE GİTTİĞİNDE CANININ İSTREDİĞİNİ ALMASI İMKANSIZ”
Açıklamasında teklifle ilgili düzenlemelere değinerek bunlara ilişkin açıklama yapan Yeneroğlu, emekli aylıklarını da düzenleyen maddeyi de gündemine aldı. Emeklilerin yaşadığı ekonomik darboğaza dikkat çeken Yeneroğlu, “Birçok insan sabah saat 05: 00’te daha karanlığın olduğu bir ortamda Et ve Süt Kurumu önünde ucuz et alabilmek için sırada bekliyor. Emeklilerimiz bugün markete gittiğinde canının istediğini alması imkansız, sadece en asgari ihtiyaçlarını seçerek alıyor. İlaçları bitince eczaneye gitmekten çekiniyor” dedi. Yeneroğlu şöyle devam etti:
“YARGI PAKETİNİN İÇİNE EMEKLİLERİMİZE FAZLADAN BİN TL VERMELERİNE ŞÜKRETMEMİZİ BEKLİYORLAR”
“Bunlar daha iyi günlerimiz, yerel seçimlerden sonra çok daha büyük sosyal, sorunlar bizi bekliyor. Çünkü iktidar yaptığı saçma sapan politikaların bedelini en fazla yoksullara, işsizlere, asgari ücretle geçinmeye çalışanlara, emekli olanlara ödetecek. Çok daha kötü günler bizi önümüzde aylarda bekliyor. Bu sürecin kazananı Türkiye’de yüzde 5’lik zengin kesim. Böyle bir dönemde yargı paketinin içine emeklilerimize fazladan bin TL vermelerine şükretmemizi bekliyorlar. Bugün bin TL alışveriş yapacak yeterlilikte miktar değil, hepimiz biliyoruz.
“TEKLİFTE AYM’NİN BAZI İPTAL KARARLARIN ARKASINDAN DOLANARAK AYNI YA DA ÇOK BENZER DÜZENLEMELER YAPILMAKTADIR”
Teklifte AYM’nin vermiş olduğu bazı kararlara rağmen, kararların arkasından dolanarak iptal edilen maddelerle aynı ya da çok benzer düzenlemeler yapılmaktadır. Bu durum anayasamızın 153. maddesine yani AYM kararlarının belirleyiciliği ilkesine açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Parlamentoda çoğunluğu teşkil eden milletvekilleri kendilerini millete karşı sorumlu görmüyorlar, anayasaya karşı sorumlu görmüyorlar. Tek, kendilerini sorumlu gördükleri, tabi oldukları, kendilerini tebaa konumunda konumlandırdıkları kişi cumhurbaşkanının bizzat kendisidir ve onun değişken tutumlarıdır.
“ÖRGÜT ADINA İŞLENEN SUÇ KAVRAMI MAHKEMELER TARAFINDAN DOLDURULACAKTIR ÖNGÖRÜLEN DÜZENLEMEYE GÖRE”
Örgüt adına işlenen suç kavramı mahkemeler tarafından doldurulacaktır öngörülen düzenlemeye göre. Bu durum hukuki belirlilik ilkesine ve anayasanın 38. maddesine açıkça aykırı olacaktır. AYM’nin iptal gerekçesi karşılanmadan kanunilik ilkesi ve öngörülebilirlik, bilinirlik şartlarını taşımadan her somut olaya göre kapsamının yorumlanabileceği şekilde değerlendirilmektedir. Bu da yeni krizlere yol açacaktır. Benzer durum hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesi için de geçerlidir. Düzenleme birbiriyle çelişkili uygulamalar ortaya çıkartacak, itiraz ve istinaf yollarını içermektedir. Bu bakımdan AYM kararında belirtilen anayasaya aykırılık devam etmektedir.”
Kanun teklifindeki TMSF ile ilgili düzenlemeye ilişkin de konuşan Yeneroğlu, “Düşünün TMSF bir şirkete el koyacak, başına kayyım atayacak ama o kayyım her türlü yetkiyle şirketi yönetecek fakat hiçbir şeyden de sorumlu olmayacak. Tam iktidarın ülkede uyguladığı düzenin kendisi” diye konuştu.
AKP’nin 2019’da yayınladığı Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni gösteren Yeneroğlu, şöyle devam etti: “O dönemde cumhurbaşkanı hukukun altını oymaya başlamış olsa bile açıktan anayasayı yok saymıyordu. Bu anayasayı reddetme durumu yapısal bir duruma dönüşmemişti. Bugün iktidar ortağı ile en temel Fransız anayasasını bundan 250 yıl önce belirlediği esasları dahi yok sayıyor. Buna rağmen bu seçimlerde bir çok yerde daha da belediyeleri kazanacak nitelikte kendisini görebiliyor. Bu da Türkiye’nin çok açık dramıdır.
“ÖNÜMÜZE GETİRİLEN YARGI PAKETLERİ HUKUKSAL ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜN ÜZERİNİ ÖRTMEKTEN BAŞKA BİR ŞEY İFADE ETMİYOR”
2019’dan bugüne sekizincisi getirilen yargı paketleri yargıdaki gerçek sorunlara kör ve sağır. O sebeple yasalaşmaları kimsenin dikkatini dahi çekmedi. 2021’in Nisan ayında şatafatlı bir tanıtımla ilan edilen İnsan Hakları Eylem Planı’nın 3’te 2’si hala uygulanmış değil. Önümüze getirilen yargı paketleri hukuksal çürümüşlüğün üzerini örtmekten başka bir şey ifade etmiyor. Buradan iktidara seslenmek istiyorum; madem bu paketleri hazırlıyorsunuz, gelin burada ülkemizin öncelikli olarak çözüme kavuşturulması için gereken en asgari sorunları çözüme kavuşturalım. Hukukun üstünlüğü ilkesine derhal geri dönün, kuvvetler ayrımı ilkesine tekrar riayet edin, yargı bağımsızlığını acilen sağlayın, hak ve özgürlüklere saygı duyun. AİHM ve AYM karalarının tamamının gereklerini artık hazmedemiyorum laflarını kullanmaya utanarak yerine getirin. Milletinize asgari saygının gereği olarak bunu yapın. CMK ödemelerinde KDV’yi kaldırın ya da yüzde 1’e düşürün. KHK dramına son verin. Yargı paketine ağır hasta çocuğu olan anneler için sağlanan infaz erteleme hakkının babalar için de uygulanmasına dair düzenlemeyi derhal alın. Anne ve babanın aynı anda tutuklu ya da hükümlü olması durumunda çocuğun etkilenmemesi için ebeveynlerinden bir tanesinin küçük çocuğun yanında olması için gerekli düzenlemeleri yapın. Hasta mahpuslar bakımından tam teşekküllü devlet hastaneleri tarafından verilen cezaevinde kalamaz raporları sonrası kişiyi derhal tahliye edin.
“YEREL SEÇİMLER TÜM TÜRKİYE’NİN DERTLERİNE DEVA BULMA YOLUNDA ATACAĞI İLK ADIM OLACAKTIR”
Önümüzdeki yerel seçimler iktidar ortaklarına bir ders vermenin Genel Başkanımız Ali Babacan’ın ifadesiyle iktidara bir sarı kart göstermenin en etkili yolu olacaktır. Yerel seçimler milletimizin adalete, demokrasiye, refaha dair talebinin, yeniden çalışan bir Türkiye’ye dair talebini dile getirdiği bir seçim olacaktır. Yerel seçimler tüm Türkiye’nin dertlerine deva bulma yolunda atacağı ilk adım olacaktır.”
]]>Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin 48. Olağan Genel Kurulu’nda seçimi, iktidara yakın olduğu belirtilen turuncu liste kazandı. Seçimi kaybeden eski Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Siyasi iktidar bütün gücünü kullanarak yüklendi. İhale verdikleri firmalarda çalışılan mimarların ilk defa bir insanın arkasından sıra halinde otobüslerle oy kullanmaya gittiklerini gördük” dedi. Yeni seçilen Şube Başkanı Derya Başyılmaz, “Arkamızda herhangi bir güç odağı yok. Biz kendi imkanlarımızla bu seçimi kazandık. Odanın siyaset üstü olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim çıkış amacımız sadece mimarlık içindi. Mimarın sağcısı, solcusu olmaz” diye konuştu.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin hafta sonu yapılan 48. Olağan Genel Kurulu’nda seçimi, iktidara yakın olduğu belirtilen turuncu liste kazandı. Tezcan Karakuş Candan’ın, 10 yıldır başkanlığını yürüttüğü Mimarlar Odası Ankara Şube’nin yeni başkanı Derya Başyılmaz oldu.
Üç listenin yarıştığı seçimde, turuncu listeden Derya Başyılmaz 1033 oy, mavi listeden Tezcan Karakuş Candan 807 oy, kırmızı liste ise 433 oy aldı.
“İHALE VERDİKLERİ FİRMALARDA ÇALIŞAN MİMARLARIN OY KULLANMAYA GELDİKLERİNİ GÖRDÜK”
Eski Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Candan Karakuş, konuya ilişkin ANKA Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, “Siyasi iktidar bütün gücünü kullanarak yüklendi. İhale verdikleri firmalarda çalışılan mimarların ilk defa bir insanın arkasından sıra halinde otobüslerle oy kullanmaya gittiklerini gördük. Son dönemlerde iktidarın açtığı üniversite mezunu olan 146 mimarlık fakültesi açıldı. Bu rant organizasyonları niteliksiz binalar böyle bir bakış açısının ürünü olarak karşımıza çıktı. Bu durum sadece MMO’ya yönelik değil. Bu durum tüm meslek odalarına yönelik… Fetih gibi değerlendiriyorlar. İktidarın ülkeyi getireceği durumun fragmanını yaşamış olduk. Bir mevzi kaybettik doğrudur ama hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır o satıh bütün vatandır” dedi.
“ARKAMIZDA HERHANGİ BİR GÜÇ ODAĞI YOK”
Seçimi kazanan Derya Başyılmaz ise, ANKA Haber Ajansı’na şunları söyledi:
“Mimarlar Odası’ndaki 48. dönem. Meslektaşlarımız arasındaki mesleki birliğimiz bozuktu. Odanın 11 bin üyesi var ama odada aktif olarak odanın düzenledikleri etkinliklere katılan çok az mimar var. Birçok mühendisimiz odadaki kayıtlarını sildiriyordu. Oda yönetimi çok fazla siyasi söylemlerle gündeme geliyordu aidiyet de azalmış durumdaydı. 11 binden fazla üyesi olan listede mimarların isim bilgisi biz de yoktu. Biz tek tek arayıp desteklerini istedik. Biz mimar olan herkese elimizden geldiğince ulaşmaya çalışacağız. Arkamızda herhangi bir güç odağı yok. Biz kendi imkanlarımızla bu seçimi kazandık. Odanın siyaset üstü olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim çıkış amacımız sadece mimarlık içindi. Mimarın sağcısı, solcusu olmaz. Biz meslek odasındayız. Ben 13 yıldır bu meslekteyim. Bu bizim ilk deneyimimiz…”
“SON ZAMANLARDA ÜYELERİN SORUNLARINA YÖNELİK ÇALIŞMA YAPILIYORDU”
Kırmızı listenin başkan adayı Vedat Ağca ise mavi listeyle tek liste olarak seçimlere girmek istediklerini, defalarca teklif götürmelerine rağmen kabul edilmediğini söyledi. Ağca, ANKA’ya şunları söyledi:
“Mimarlar odasında genellikle yıllardır iki liste ya da tek liste olurdu. Genelde aynı görüşe sahip arkadaşlar olurdu, sol görüşe sahip insanlar olurdu. Son zamanlarda MMO üyelerinin sorunlarına yönelik ya da mesleki sorunlara yönelik doğru dürüst eylem yapılmadığını gördük. Genç mimarların mezuniyet sonrası iş bulma sorunları, staj sorunları, kamu çalışanların ücret sorunları, iş yerlerinde karşılaştıkları sorunlar çerçevesinde çözüme ulaşabilmek için liste çıkardık. Turuncu listenin organize bir şekilde seçimlere gelebileceğini görmüş olmaları gerekiyordu. Dolayısıyla Tezcan Hanımların bu konuyla ilgili bizimle birlikte hareket etmeleri, yaklaşım göstermeleri gerekiyordu. Biz, birleşme çağrılarımızı yineledik ‘tek liste üzerinde çalışalım’ diye fakat bu talebimiz mavi liste tarafından reddedildi.
“BİRLEŞME TALEBİMİZİ YİNELEDİK AMA REDDELDİ”
Seçim sabahında turuncu listenin organize bir şekilde okulun bahçesinde o tabloyu görünce, hayatı boyunca odaya hiç uğramamış, hiç oy kullanmamış grubun oy kullanmaya geldiğini gördük. O zamanda birleşme talebimizi onlara yineledik ancak bu talebimiz yine onlar tarafından reddedildi. Bu tavır bizim de arkadaşlarımızın da kafalarının karışmasına sebep oldu. Bir kısım maviye bir kısım turuncuya oy verdi. 20 yıldır iktidarda olan mavi liste yeni mezun arkadaşlarla ilgili hiçbir şey yapamamış. Oylar odayla hiç tanışmamış gençlerden alındı.”
“ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASINDAKİ SEÇİMİ DEMOKRAT MÜHENDİSLER ALDI”
TMMOB’a bağlı Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Ankara Şubesi’nin 27. Dönem Genel Kurulu’nun ardından yapılan seçimlerin sonucu da belli oldu. Seçimlerde delege çoğunluğunu Hacı Ali Yiğit başkanlığında seçime giren mavi listenin sahibi Demokrat Mühendisler aldı.
]]>
Eski Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı Anma ve Milli Görüş Belediyeciliği Başkan Adayları Tanıtımı Programı İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Saadet Partisi’nin İstanbul Belediye Başkanı adayı Birol Aydın şunları söyledi:
“Erbakan hocamızın 13. seneyi devriyesini bu toplantı ile anıyoruz… Ben sizlere kıymetli teşkilat mensuplarımıza her zaman her seçimde olduğu gibi canımızı dişimize takarak, yapmış olduğumuz çalışmaların ne kadar önemli olduğunu ama bu seçimler için sorumluluğumuzun ne kadar daha önemli olduğunu hatırlatmak isterim. Kararlarımızın il ve ilçe planlamalarımızın yerine getirilmesi için kapı kapı ev ev insanlarımızla dolaşalım.
“BİZİM EN MEGA PROJEMİZ, EN MEGA PROJEMİZİN OLMAYIŞIDIR”
Bizim İstanbul’umuzun çözülemeyecek sorunu yoktur. Bizim en mega projemiz en mega projemizin olmayışıdır. Bizim en büyük projemiz beslenme saatinde sınıfın bir köşesinde aç karnına bekleyen yavrumuzun derdine derman olmaktır. Bizim en mega projemiz, hayatının 10-15 yılını çoluk çocuğuna ayıracağı saati, trafikte lüzumsuz yere geçireceği bu vakti ailesine ayırmasına imkan sağlayacak çözümü oluşturmaktır. Bizim en mega projemiz, işsiz gencimizin iş bulmasına vesile olmaktır. Bizim en mega projemiz, devlet okullarındaki tuvaletlerin temizliğidir. Bizim en mega projemiz, İstanbul’un sokaklarını işgal eden bir kısım fuhuş çetelerine fırsat vermemektir. Bizim en mega projemiz, İstanbul sokaklarını tutmuş madde ve uyuşturucu çetelerinin kökünü kazımaktır.”
“BUNDAN SONRA BÖYLE BİR İTTİFAK SÖZ KONUSU DEĞİL”
Karamollaoğlu ise tanıtım programında şunları söyledi:
“İktidarda bulunanlar her zaman iktidarda kalabilmek için bütün imkanları kullanacaklar. Bunun için bazı adımlar attık ama kazanma ihtimali çok yüksek gözükmesine rağmen sonuçta çok cüzi bir oy farkıyla Cumhurbaşkanlığı kaybedildi. Şimdi kendi normal dönemimize geldik, şartlarımıza döndük. İttifak belli bir maksatla yapıldığı için artık bundan sonra böyle bir ittifak söz konusu değil. Bundan dolayı da biz Ankara’mızda da İstanbul’da da belediye başkan adaylarımızı gösteriyoruz.
“BİZ İSTANBUL’U SARSACAK YENİ BİR ANLAYIŞA MAZHAR OLACAĞIZ”
Seçimlerde başarılı olabilmenin en önemli şartı seçimi kazanacağına inanmasıdır bir insanın. Çünkü inandığınız zaman büyük fedakarlıklarda bulunabilirsiniz. İnandığınız zaman takatinizin son noktasına gayret gösterirsiniz… Milli görüş belediyeciliği tarihe damgasını vuran bir belediye anlayışıdır. Biz İstanbul’u sarsacak yeni bir anlayışı hakim kılacak ve cenabı hakkın lütfuna mazhar olacağız.
“KINIYORMUŞ, HADİ ORADAN”
Dünyanın en büyük vahşetini Gazze’de seyrediyoruz. Maalesef seyretmekle yetiniyoruz. Ellerinde güç olanlar iktidarda bulunanlar ‘kınıyorum’ diyor. Senin lafla kınamanın ne faydası var. Allah aşkına, insanlar katlediliyor. Senin her gün limanlarından kalkan gemiler o katliamı yapanlara silah taşıyor, malzeme götürüyor, karınlarını doyuruyor. Arkasından da kınıyormuş hadi oradan. Sen kim, bu mücadeleyi yürütmek kim? İçinden geçtiğimiz dönem herhalde dünya siyasetinde ender rastlanan bir dönem. Hakikaten idrak etmekte acziyet içine düşüyorum. İktidar niye miting yapar yahu. İktidar niye miting yapar. İktidar kendi iktidarsızlığının farkına vardığı için mi olacak miting yapalım diyor. Vay aciz insanlar vay. Bu acziyet içine düşenler ülkemizi ayağa kaldıramazlar…
“BU SEÇİMLERDE KAZANMANIN ÖN ŞARTI KAZANACAĞIMIZA İNANMAKTIR”
Biz yeniden bütün ülkemizi karış karış gezmeye, taramaya ve onların gönlünü almaya mecburuz. Gönlünü alacağı ki oyunu da alabilelim. Biz bu dönem her ilde seçime giriyoruz. Şu anda biz Gelecek Partisi ile ittifak içerisindeyiz. Bundan dolayı seçime giderken her yerde müşterek bir aday çıkarmak yerine yeri geldiğinde donlardan da bazı adayların çıkmasını biz de arzu ettik. Belli illerde Gelecek Partisi adayı aday olarak bazıları bizim amblemimiz altında bazıları da kendi amblemleri altında seçime girdiler. Bu seçimlerde kazanmanın ön şartı kazanacağımıza inanmaktır.
Biz, içinde yaşadığımız ilçeye ile hizmet etmek için varız Birinci önceliğimiz halkımızla iç içe yaşayacağız kapımız onlara her gün açık olacak ya da hafta da bir. Onları kendi binamızda misafir edeceğiz, dertlerini dinleyip çözüm üreteceğiz. Bunları yaptığımızda halkımızın gönlünü kazanmış oluruz. Bu müjdeyi İstanbul’da yaşayan kardeşlerimize verin.”
]]>Saadet-Gelecek Partisi, bugün TBMM’de Grup Toplantısı düzenledi. Saadet Partisi Grup Başkanvekili Bülent Kaya, gündeme ilişkin yaptığı değerlendirmelerde, şunları söyledi:
“Geçen hafta Cumhurbaşkanımız değerli kardeşi Sisi’yi ziyarete gitti. Biz beklerdik ki Mısır ve Türkiye liderleri orada Filistin ile ilgili gür bir sesi haykırsınlar, birlikte Gazze’ye gidebilme cesareti ortaya koyabilsinler. Refah’ta sıkıştırılmış olan Filistinlilere destek için hiç olmazsa Refah Sınır Kapısı’nda Belçika ve İspanya başbakanının yaptığı gibi bir açıklamayla bunu dünya kamuoyuna duyurabilsinler. Ama maalesef körler sağırlar birbirini ağırlar şeklinde sadece bir kapalı toplantıyla yetindiler ve Türkiye’ye döndüler.
“BİZE YAKIŞAN BUGÜN DE HEM MISIRLI MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZİN HEM FİLİSTİNLİ MAZLUMLARIN YANINDA DURMAK”
Döndükten sonra da bu ziyaretin hem Mısır’da zindanlarda esir olan, zulme uğrayan Müslümanlara dönük olumlu bir adım atılmasını beklerken gördük ki Türkiye’ye sığınmış olan Mısır’daki darbeci hükümetin zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınmış olan Mısırlı Müslüman kardeşlerimizin bu hükümet tarafından bazı zorluklarla karşı karşıya bırakıldığını üzülerek gördük. Buradan hükümete ve Erdoğan’a sesleniyoruz; biz siz Sisi’yi ziyaret edip normalleşirken herkes zannediyordu ki buradaki Müslümanlar, zulme uğrayanlar biraz daha rahat nefes alacak, İsrail’e karşı Filistinlilerin sesini yükselteceğinizi beklerken bir de baktık ki tamamen Fİlistinlileri yalnız bırakmaya, Türkiye’ye sığınan Mısırlı Müslüman kardeşlerimizi yalnızlığa mahkum etmeye dair örtülü bazı anlaşmalar yapmış olmanız gerekir ki bu şekilde davranıyorsunuz. Bu millet ve bu devlet her zaman mazlumların yanında zalimlerin karşısında olmuştur, bize yakışan bugün de hem Mısırlı Müslüman kardeşlerimizin hem Filistinli mazlumların yanında durmak.
“MİLLİ GÖRÜŞ GÖMLEĞİ KONJONKTÜRE GÖRE GİYİLİP ÇIKARILABİLECEK BİR GÖMLEK DEĞİLDİR”
İktidar partisi ateşten bir gömlekken çıkardığı Milli Görüş gömleğini özellikle bu yerel seçimlerde tekrar 94 ruhu diyerek giymeye çalışıyor. Milli Görüş gömleği konjonktüre göre giyilip çıkarılabilecek bir gömlek değildir. Yapıp ettikleriyle hukuk tanımaz rakiplerine ve düşmanlarına benzeyen kişilerin bedenine asla uyacak bir gömlek değildir. Dün dündür bugün bugündür felsefesiyle zigzaglar çizenlerin giyebileceği bir gömlek asla değildir. Rüşvet alan da veren de melundur diyenlerin giyebileceği bir gömlektir.
“TEHDİT DİLİNİ KULLANARAK OY ALABİLECEĞİNİZİ ZANNEDİYORSUNUZ”
AK Parti’nin bu yerel seçimlerde kullandığı dil kendisine ve projelerine güvenmeyen iktidarların yerel seçimlerde kullandıkları dilin aynısıdır. Seçmenleri devlet imkanlarından mahrum kalmakla, iktidar imkanlarına kavuşmamakla tehdit etme dilidir. Bize oy vermezseniz doğalgaz yok diye alenen milleti tehdit edebilmektedir. Merkezi hükümetle el ele verdiğiniz belediyelerde dahi hala çadırlarda yaşayan, konteynerlerde çalışan binlerce insanımız var. 600 bini aşkın kalıcı konut vaadinize rağmen 30-40 bin TOKİ konutunu ancak bir sene sonra hak sahiplerine teslim edebildiniz, binlerce insanımız hala TOKİ konutunu beklerken siz bu depremzedelerin yaraları üzerinden bile tehdit dilini kullanarak oy alabileceğinizi zannediyorsunuz.
“BU EMEKLİLERİN AHI BU İKTİDARI DEVİRİR”
Emekliler sadaka istemiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi iş başına geldiği zaman bir emeklinin ortalama aylığı asgari ücretin 1.60 oranında iken bugün asgari ücret 17 bin TL olmasına rağmen en düşük emekli maaşı 10 bin TL’de. Simit çay hesabının asgari ücretliler için artık yapılabilme imkanının son günlerini yaşadığı ama emekliler için artık çay ve simit hesabının dahi yapılamadığı bir süreçte emeklilerimize verilecek olan bin TL’lik ikramiye, ikramiye değil olsa olsa bir harçlıktır. Faizin neredeyse yüzde 1’ini dahi emeklilerimize ikramiye olarak vermekten aciz olan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bu emeklilerin ahı bu iktidarı devirir. İktidarın emeklilerimizin sorunlarına bigane kalmamasını buradan bir kez daha salık veriyoruz.
“BİR TARAFTA YARGIDA REFORMA GİDEN BİR İKTİDAR ÖTE TARAFTAN AYM KARARINI GÖRMEZLİKTEN GELEN BİR İKTİDAR”
Bir taraftan 8. yargı paketi adı altında yargıda reforma giden bir iktidar ama öte taraftan AYM’nin bütün feryatlarına rağmen AYM kararını görmezlikten gelen bir iktidar. Adına ulusal yargı dedikleri bir çerçeveyle ideolojik bir yargıyı bu millete dayatmaya çalışan bir avuç saray azınlığı maalesef Adalet ve Kalkınma Partisi içerisinde vicdanlar yaralanan ama sesini çıkaramayan birçok vicdanlı hukukçunun varlığına rağmen adeta AK Parti’ye 2001 kuruluş felsefesinden çokça uzaklaşan bir şekilde ayar verme cesaretini kendisinde nasıl buluyor buna da şaşırmıyor değilim.”
]]>MELTEM KARAKAŞ
SOL Parti, Eskişehir’de Genel Başkan Önder İşleyen’in katılımıyla dün “Aydınlık, Eşit, Özgür Yarınlar” yürüyüşü düzenlendi. İşleyen, “Hilafet çağrılarına, onların sokaklarımızı boğduğu karanlığa, şeriat çağrılarına karşı Eskişehir’den Samsun’a, Samsun’dan Adana’ya İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e bu ülkenin bütün sokaklarında yürüyeceğiz. Yürüyeceğiz ki bilsinler bu ülke sahipsiz değil” dedi.
Sol Parti tarafından Eskişehir’de dün “Aydınlık, Eşit, Özgür Yarınlar” yürüyüşü düzenlendi. Adalar Porsuk mevkisinde bir araya gelen yüzlerce SOL Partili, Ulus Anıtı’na yürüdü. “Karanlığı parçala, geleceğe sahip çık”, “Faşizme ölüm tek yok devrim” sloganları atan gruba Tüm Emeklilerin Sendikası Eskişehir Şubesi ve Eğit Der Eskişehir Şubesi de destek verdi.
“BİLSİNLER BU ÜLKE SAHİPSİZ DEĞİL”
Ulus Anıtı’nda yapılan basın açıklamasında konuşan SOL Parti Genel Başkanı Önder İşleyen, şunları söyledi:
“Hilafet çağrılarına, onların sokaklarımızı boğduğu karanlığa, şeriat çağrılarına karşı Eskişehir’den Samsun’a, Samsun’dan Adana’ya İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e bu ülkenin bütün sokaklarında yürüyeceğiz. Yürüyeceğiz ki bilsinler bu ülke sahipsiz değil. Yürüyeceğiz ki ayaklarını denk alsınlar. Memleketimizi, geleceğimizi onlara teslim etmeyeceğimizi anlasınlar.
“BU ÜLKENİN İLERİCİ, DEVRİMCİ DEĞERLERİ, MÜCADELE TARİHİ ONLARDAN BÜYÜKTÜR”
Günlerdir, aylardır bu ülkenin sokaklarında Ortadoğu’dan devşirme cihatçı çeteler, karanlığa boğulmuş tarikatlar cemaatler ve iktidar sahipleri hilafet çağrıları yaparak, Cumhuriyet’e kin kusarak bu ülkenin ilerici, özgürlükçü değerlerine saldırarak sokaklarımızı karanlığa boğdular. Amerikan 6. filosuna karşı yürüyen Vedatları, Taylanları katledenler siz değil miydiniz? Biz sizi bu ülkedeki yolsuzluklarınızdan biliriz, hırsızlıklarınızdan biliriz. O yüzden bu memleketin böğrüne saplanmış bu zehirli kılıcı çıkarmak, bu hançeri bu memleketin böğründen çıkarmak boynumuzun borcudur. Onlar bu iktidar koltuklarında oturduklarında bütün gücü kendilerinde sanmasınlar. Bu ülkenin güzel insanları, yürekli insanları, aydınlık yüzlü insanları sakın ha kendilerini güçsüz sanmasınlar. Yalnız sanmasınlar. Bu ülkenin ilerici, devrimci değerleri, mücadele tarihi onlardan büyüktür.”
“BİZE DAYATILAN SEFALETİ KABUL ETMİYORUZ”
Tüm Emeklilerin Sendikası Eskişehir Şube Başkanı Ali Paşa Şanlı şunları söyledi:
“16 milyon emekliyiz. Saray iktidarı görüyor. İstediği kadar görmemezlikten gelsin, istediği kadar duymamazlıktan gelsin biz alanlarda insanca yaşam taleplerimizi, haklarımızı haykırmaya, mücadelemizi sürdürmeye, yükseltmeye kararlıyız. Saray iktidarı uluslararası sermaye ülkemize peşkeş çekerken, onlara milyon dolar hak tanırken biz emeklilere geldiğinde ‘para yok’ diyor ve bize dayattığı sefaleti kabul etmiyoruz.”
“HEPİMİZ BİRLEŞİK MÜCADELE VERMELİYİZ”
Eğit Der Eskişehir Şube Başkanı Emin Dağlı, “ÇEDES uygulamasına karşı hepimiz birleşik mücadele vermeliyiz. Duyarlı davranmalıyız. Buradan bilimsel eğitimden yana olan halkımızı ve eğitimcilerimizi selamlıyorum” dedi.
“HALKIMIZ, SEFALET İÇİNDE YAŞAM KAVGASI VERİYOR”
SOL Parti Eskişehir İl Başkanı Hüseyin Öztürk ise şunları söyledi:
“Ülkemiz rantçıların, hilafet yanlılarının, para babalarının kıskacında yoksullukla ve bağnazlıkla boğuşuyor. Emekçiler, emekliler, halkımız, ülkemiz tarihinde görülmemiş şekilde yoksullaştırılıyor, açlığa ve sefalet içinde yaşamaya mahküm ediliyor. Diğer yandan AKP’ye yakın bir avuç harami ülkemizin kaynaklarına, ulusal gelirimize el koymaktan çekinmiyor. Emperyalist şirketler, yerli işbirlikçileriyle birlikte madenler açarak Anadolu topraklarını yaşanmaz kılıyor. Topraklarımız çölleşiyor; ormanlarımız yok oluyor, derelerimiz kuruyor. İnsanlarımız iş cinayetlerinde ölüyor. Halkımız, sefalet içinde yaşam kavgası verirken; bir avuç sermayedarın ve emperyalist işbirlikçilerinin karlarını katladıkları bu rejimin sürmesi için her türlü baskı, zorbalık, hukuk dışı anti-demokratik uygulamalar en acımasızca uygulanıyor. Muhalif siyasetçiler, gazeteciler, aydınlar cezaevlerinde esir alınıyor. Ancak darbe dönemlerinde görülebilecek şekilde hukuk, anayasa ve yasalar askıya alınıyor, meclis fiilen işlemez kılınıyor. İşte ‘tek adam rejimi’nin 20 küsur yıldır ülkemizi getirdiği noktanın özeti budur.
“ERZİNCAN’IN İLİÇ İLÇESİNDEKİ ALTIN MADENİNDE YAŞANANLAR KAZA DEĞİL, FACİADIR”
20 yıllık AKP iktidarının yarattığı tablonun son örneği Erzincan’ın İliç ilçesinde bir kez daha görülmektedir. Erzincan’ın İliç ilçesindeki altın madeninde yaşananlar kaza değil, faciadır. Bu felaketin sorumlusu yaşam alanlarımızın yeraltı ve yer üstü kaynaklarımızın talan edilmesine göz yuman AKP iktidarıdır. Yıllardır Erzincan’da bir facianın an meselesi olduğunu duyuranlar ve bu madene karşı mücadele edenler dikkate alınmamış; yaşanan felakete davetiye, bizzat AKP iktidarı tarafından çıkarılmıştır. İliç’te yaşanan felaketin tüm sorumluları yargı ve toplum karşısında hesap vermeli, tüm ÇED kararları iptal edilmeli ve işletme derhal kapatılmalıdır.
“ÜLKEMİZİ GERİCİLİĞİN ESARETİ ALTINA SOKTULAR”
‘Tek adam rejimi’, Cumhuriyet’in tüm ilerici birikimlerini, laikliği, demokrasiyi ve özgürlükleri yok ederek ülkemizi gericiliğin esareti altına soktu. Şimdi de bu esaret zincirlerine yeni halkalar eklemek için uğraşıyorlar! Amerika’nın, NATO’nun, CIA’nın elinde büyüyen siyasal İslamcılar, onların desteğiyle ülkemizi bu karanlığa sürüklediler. Şimdi de onların desteğiyle sömürüyü ve gericiliği büyüterek emperyalizmin çıkarlarını hakim kılmaya çalışıyorlar.
“BU ÜLKENİN YURTTAŞLARI EMPERYALİZMİ ANADOLU TOPRAKLARINDA YENİLGİYE UĞRATAN İNSANLARIN TORUNLARIDIR”
Bu ülke sahipsiz değildir. Bu ülkenin onurlu yurttaşları, açlığa ve yoksulluğa rağmen emperyalist işgale karşı koyan ve emperyalizmi Anadolu topraklarında yenilgiye uğratan onurlu insanların torunlarıdır. Bedel ödenerek kazanılan ülkemizi ve Cumhuriyet’in onlarca yıllık ilerici birikimlerini; orta çağ karanlığından fırlamış gelmiş bir avuç tarikat-cemaat gerici güruhuna kolay kolay teslim etmeyecektir.
“ŞERİAT-HİLAFET ÇAĞRILARINA KARŞI LAİKLİĞİ KAZANMAK İÇİN YÜRÜYORUZ”
Şeriat çağrılarına, hilafet yürüyüşlerine, tarikatıyla cemaatiyle tüm bu karanlığa meydanları da ülkemizi de geleceğimizi de asla terk etmeyeceğiz. Bu ülkenin yurtseverleri var, bu ülkenin ilericileri var, bu ülkenin devrimcileri var. Şeriat-hilafet çağrılarına karşı laikliği kazanmak için yürüyoruz. Tarikat-cemaat yurtlarında istismar edilen çocukların hesabını sormak için yürüyoruz. Kadınların köleleştirilme çabasının, taciz, tecavüzlerin, cinayetlerin hesabını sormak için yürüyoruz. Tarikatlara aktarılan kamu kaynaklarının hesabını sormak için yürüyoruz. Okulları tarikatlardan arındırmak, bilimi ve aklı egemen kılmak için; emekçi halk çocuklarını karanlıktan kurtarmak için yürüyoruz. Amerikan emperyalizmine hizmet için dini kullanan, 6.Filo’ların önünde secdeye durup, BOP Eş Başkanlığı ile övünenleri tarihin çöplüğüne göndermek için yürüyoruz! Aydınlık bir Türkiye için, devrimci demokratik bir cumhuriyeti kurmak için yürüyoruz.”
]]>CHP İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2023 yılı verilerini içeren yıllık raporuna ilişkin yazılı açıklama yaptı. Akkuş İlgezdi’nin açıklaması şöyle:
“AİHM VERİLERİNE GÖRE TÜRKİYE, 2023’TE MAHKEMEDE BEKLEYEN 23 BİN 397 DAVAYLA EN YÜKSEK BAŞVURU SAYISINA SAHİP ÜLKE OLDU”
“Ülkemizde iktidar insan yaşamını, özgürlüğü adeta görünmez zincire vurdu. AİHM’in yayınlanan yıllık raporuna göre, 2023 yılı sonu itibarıyla 68 bin 450 dosya karar için bekliyor. Türkiye ise geçen yıl mahkemede bekleyen 23 bin 397 davayla en yüksek başvuru sayısına sahip ülke oldu. Türkiye ile ilgili 78 kararın en az 72’sinde hak ihlali tespit edildi, ihlal tespit edilmeyen karar 3, uzlaşıya varılan dosya sayısı da 3 oldu oldu. Türkiye en fazla adil yargılanma hakkı, güvenlik ve özgürlük hakkı ihlallerinden mahküm edildi.
“İKTİDARIN POLİTİKALARI SONUCU 2023 YILINDA DA KAYGI VERİCİ BOYUTTA YAŞAM HAKKI İHLALLERİ YAŞANMIŞTIR”
İnsan hakları fikrini referans almaktan tümüyle vazgeçen siyasal iktidarın ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, toplumu kutuplaştıran, şiddeti esas alan, bilhassa uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucu 2023 yılında da kaygı verici boyutta yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Yaşam hakkı ihlalleri, sadece devletin güvenlik güçleri tarafında gerçekleştirilen ihlallerle sınırlı değil; yapısal şiddetin bir ürünü olarak üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen fakat devletin ‘önleme ve koruma’ yükümlülüğünü yerine getirmeyerek neden olduğu ihlalleri de kapsamakta. 6 Şubat 2023 tarihinde, Türkiye’nin de içinde yer aldığı coğrafyanın yakın tarihinde görülen en büyük doğal afetlerden biri yaşandı. Acısı yıllar geçse de dinmeyecek kayıplar yaşadık. Türkiye, aktif fay hatlarının bulunduğu bir deprem ülkesi; bu ilkokul çocuğunun bile bildiği bir gerçek. Peki iktidar ne yaptı?
“İŞKENCE OLGUSU, 2023 YILINDA DA TÜRKİYE’NİN EN BAŞAT İNSAN HAKLARI SORUNU OLDU”
Ülkemizde işkence ve diğer kötü muameleler yaşandı, büyük bir utanç vesikası… Anayasa’nın ve evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu, 2023 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu oldu. İktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetim tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekanı haline geldi. Siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda hem hapishane nüfusunda yıllar içinde büyük bir artış yaşanmıştır hem de kapasitenin çok üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunmakta. Adalet Bakanlığının verilerine göre, 2005 yılında bulunan tutuklu ve hükümlü sayısı 55 bin 870’ken 1 Aralık 2023 tarihi itibarıyla ceza infaz kurumlarında toplam 280 bin 584 tutuklu ve hükümlü bulunmakta. Avrupa Birliği (AB) İstatistik Ofisi Eurostat’ın 2021 verilerine göre, Türkiye Avrupa’da hapishanelerdeki mahpus sayısının ve oranının en yüksek olduğu ülke. Türkiye’de 100 bin kişiden 356’sı hapishanelerde bulunuyor. Bu oran AB ülkelerinde ise 106,3.”
]]>Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin aday tanıtım toplantısında; “Erdoğan artık sopayı aba altından göstermiyor. Elinde sallaya sallaya sopayı gösteriyor. Gittiği her yerde insanlara hep bir ağızdan tekrarlattırdığı, ‘tek millet’ dediği anlaşılan o ki, sadece kendisine oy verenlerden ibaret. Yeni ortaklarının diline hemen uyum sağladı, tehdide şantaja alıştı. Buradan kendisine sesleniyorum: Sayın Erdoğan, hiç boşuna tehditle şantajla kendinizi yormayın. Vatandaş bu şantaj siyasetini gayet iyi biliyor. Vatandaş, bu sesten, bu tehditlerden korkmuyor” dedi.
DEVA Partisi, bugün Bilkent Otel’de belediye başkan adaylarının tanıtım toplantısını gerçekleştirdi. Toplantıda konuşan DEVA Partisi Genel Genel Başkanı Ali Babacan, şunları söyledi:
“BİZ PARAMIZIN KIYMETİ OLSUN DİYE ÇOK ÇALIŞTIK”
“Arkadaşlar, size eski bir dosttan haber getirdim. Hepiniz tanıyorsunuz onu. Bir zamanlar değerli idi; Şimdi kimse yüzüne bakmıyor. O vefalıydı, herkesin yanındaydı; şimdi kimse onun yanında değil. Hatta ‘Düşenin dostu olmaz’ derler ya düştüğü zaman artık yerden kaldırmıyorlar bile. Evet, hepiniz onu çok iyi tanıyorsunuz. Eski dostumuz 1 lira. Hatırlayın: Bundan tam 20 sene önce, paradan 6 sıfırı atan kanunu çıkartmıştık. Elimde bu parayla okul okul, sokak sokak gezip vatandaşlarımıza yeni liramızı tanıtmıştım. Televizyonlarda görürüz ya; biri yaşlanır, haberini yaparlar: ‘Arkadaşları, dostları vefasız çıktılar’ derler. Biz vefasız çıkmadık. Bakın, yanındayız. Bakın işte elimde. Neden biliyor musunuz? Çünkü, 1 lirayla neler yapılabileceğini gördük. Çünkü, bu parayla alınabilecekleri biliyoruz arkadaşlar.
Çok şükür biz, paramızın kıymeti olsun diye çok çalıştık. Ülkemiz için bir hedefimiz vardı… Vatandaşlarımız için bir hayalimiz vardı… Gerçekleştirmek için çok çalıştık. Fert fert, birey birey zenginleştik. 2002’den 2013’e kadar milli gelirimiz tam 3,5 kat arttı arkadaşlar. Her birimiz en az üç kat zenginleştik. Ülkemizde mutlak yoksulluk diye bir şey kalmadı; sıfırladık. Tüm dünyanın cazibe merkezi olduk. Paradan 6 sıfırı atmaya karar verdiğimiz tarihte, 1 TL’ye neler alınıyordu şimdi sizlere söyleyeceğim. 2004 yılında bu parayla, 8 adet yumurta alabiliyordunuz. Şimdi, bir tane bile alamıyoruz. 1 liraya, yarım litre süt, alabiliyordunuz. Şimdi en az 20 lira. 1 kilo elma, 1 liraydı. 1 paket makarna, 1 liraydı. 750 gram yoğurt, 1 liraydı. Öyle bir paraydı ki 1 lira, 2 tanesini yan yana getirdiğinizde bir litreden fazla benzin alabiliyordunuz. 3 tanesini yan yana getirdiğinizde, bir kilo tavuk alabiliyordunuz. Şimdi, 100 tanesiyle bir kilo tavuk alamıyorsunuz. Bakın o senelerde iki buçuk tanesiyle dışarıda karın doyurulabiliyordu. Şimdi markete bir lirayla girseniz ciklet bile alamazsınız. Sokakta bir ihtiyaç sahibine verseniz, ‘Benimle dalga mı geçiyorsun’ der, yüzünüze bakmaz. Ekonomimizi, paramızı getirdikleri yer bu. Akıl dışı, bilim dışı uygulamalarla, hukuk tanımazlıklarıyla memleketi getirdikleri yer bu. 20 yıl sonra, dolar olmuş 31 lira. Mazot, 45 lira. Enflasyon yüzde 100’ün üzerinde. 20 yıl sonra 1 lira ortalarda yok.
“MEDYANIN ÜZERİNDEKİ BASKI HİÇ OLMADIĞI KADAR FAZLA”
Ama bu iktidar, kendisine emanet edilen her hakka ihanet ediyor. İktidara güvenliğimizi emanet ettik; sokakları çatışma alanına çevirdiler. Barınmayı emanet ettik; ev fiyatları, kiralar uçtu gitti, herkesi mahkemelik ettiler. Ekonomiyi bari düzelt, çocuklar aç kalıyor dedik; ilkokul öğrencileri bile öğün atlamayı öğrettiler. Uzun lafın kısası arkadaşlar; bu iktidar en temel görevini, vatandaş için var olma görevini yerine getirmiyor. İktidar, devlet-vatandaş akdinin gereğini yerine getirmiyor, anlaşmaya uymuyor.
Medyanın üzerindeki baskı hiç olmadığı kadar fazla. Ana haberlerde her şeyi söyleyemiyorlar. Birçok kanalda başka bir siyasi partinin adını anmak bile yasak. Fakat arkadaşlar, bunca karmaşanın içinde, gazetecilere büyük bir iyilik de yaptı bu iktidar. Nasıl bir iyilik mi? Söyleyeyim: Haberi gazetecilerin ayağına getirdiler. Ana haberler, haber bulmakta hiç zorlanmıyorlar. Ofisleri nerede olursa olsun, nerede çalışıyor olurlarsa olsunlar; kamerayı pencereden dışarı çıkardılar mı işte haber orada. Kamerayı sokağa çevirin, biri ötekine silah doğrultmuş. Kamerayı trafiğe çevirin, biri ötekini tehdit ediyor. Kamerayı bir dükkana çevirin, biri ötekinden haraç kesiyor. Her tarafta bir manşet, her tarafta bir haber.
“SİYASETİ BU KİRLİ ŞİDDET KÜLTÜRÜNDEN ARINDIRMALIYIZ”
Çünkü şiddetten beslenenler var, öfkeden, nefretten beslenenler var. ‘Öfke bir hitabet sanatıdır’ diyen bir Cumhurbaşkanı var bu ülkede. Siyasi iradenin en tepesindekiler tarafından kol kanat gerilen çeteler var bu ülkede. Mafya liderleriyle poz vermekten gurur duyan iktidar ortakları var bu ülkede. Esnafı tehdit eden, işletmelere çöken ve birileri tarafından korunan kollanan takım elbiseli adamlar var bu ülkede. İşte biz önce, siyaseti bu kirli şiddet kültüründen arındırmalıyız. Biz, bu kavgacı, ötekileştiren, nefret tohumları ekmek dışında bir şey bilmeyen, çözüm üretmeyen muhalefetin de tam karşısındayız. İşte o yüzden arkadaşlar Meclis’te, sokakta, siyasi parti toplantılarında, çarşıda pazarda şiddetin, ayrımcılığın, öfkenin tamamını yok etmek üzere biz buradayız. Sokaklarımız güvenli olacak. Hayatlarımız güvenli olacak. Haksızlığın her türünü al aşağı edeceğiz.
“SAYIN ERDOĞAN HİÇ BOŞUNA TEHDİTLE ŞANTAJLA KENDİNİZİ YORMAYIN”
Ülkenin cumhurbaşkanı, yerel seçim çalışmalarına başladı, il il dolaşıyor. Yanlış anlamayın bizim yaptığımız gibi halkın sorunlarını dinlemek için dolaşmıyor. Bir esnafın kapısını çalmışlığı, bir manava girmişliği yok. Emekliyle sohbet etmişliği, bir kahvede çay içmişliği yok. Yaptığı, yapacağı hizmetleri anlatmak için de dolaşmıyor. İl il, ilçe ilçe, halkı tehdit etmek için dolaşıyor. Kürsüye çıkıyor, ‘Biz yoksak, hizmet yok’ diyor. ‘Biz yoksak, doğal gazı göremezsiniz’ diyor. ‘İktidar benim. Belediye benden olmazsa, şehrinize hizmet beklemeyin’ diyor. Aba altından sopa göstermek diye bir tabir vardır. Erdoğan artık sopayı aba altından göstermiyor. Elinde sallaya sallaya sopayı gösteriyor. Gittiği her yerde insanlara hep bir ağızdan tekrarlattırdığı, ‘tek millet’ dediği anlaşılan o ki, sadece kendisine oy verenlerden ibaret. Yeni ortaklarının diline hemen uyum sağladı, tehdide şantaja alıştı. Buradan kendisine sesleniyorum: Sayın Erdoğan, hiç boşuna tehditle şantajla kendinizi yormayın. Vatandaşımız antrenmanlı. Yıllar öncesinden tanıyor, biliyor bu dili. 90’ların karanlığından biliyor. Küçük ortağınızdan biliyor. Küçük ortağınızın kol kanat gerdiklerinden biliyor bu tehditleri, şantajları. Sayın Erdoğan, siz hiç boşuna yorulmayın. Vatandaş bu şantaj siyasetini gayet iyi biliyor. Vatandaş bu sesten, bu tehditlerden korkmuyor.
“YEREL SEÇİMLER DENİNCE HERKESİN AKLINA HAKSIZ RANT GELİYOR”
Yerel seçimler denince, herkesin aklına tek bir şey geliyor: Haksız rant. İdeolojik zıtlıklar, siyasi görüş ayrılıkları fark etmiyor. Çoğu muhalefetin de zihnine yerleşmiş, habis bir zihniyet bu. İktidarıyla muhalefetiyle, yerel seçimlerdeki matematikleri şöyle: Onlar için belediyecilik eşittir komisyonla plaza dikilecek boş arsalar. Onlar için belediyecilik, eşittir-eşe dosta dağıtılacak ruhsatlar. Onlar için belediyecilik, eşittir partililere verilecek ihaleler, makamlara atanacak partililer, istifade edecek meclis üyeleri. Görüyoruz İstanbul’da bir kişi aday olmuyor, Ankara’dan sesler yükseliyor. Kırk yıllık partililer, bu uğurda partilerinden uzaklaşıyor; ‘Şuraya neden bu aday gösterilmedi’ tartışmaları var. Bozuk yollardan, kaldırımlardan bahseden yok. ‘Şuradaki kişi, bilmem kimin adamı, ben onu istemem’ tartışmaları var. Sahipsiz sokak hayvanlarından bahseden yok. ‘O ilçeye bizim şu arkadaş atanacaktı’ var, gelmeyen otobüslerden, kalabalık toplu taşıma araçlarından bahseden yok. İktidarıyla, muhalefetiyle yerel seçimlerdeki hesaplarda halk yok, millet yok, hizmet yok. İşte o yüzden biz buradayız arkadaşlar. Biz buradayız, DEVA Partisi burada. Hiçbir tehditten, şantajdan korkmadan buradayız. Dimdik, alnımız ak bir şekilde buradayız. Seçimleri kazandığımız her yerde, DEVA belediyeleriyle demokrasi nasıl yerelden yükselir, tüm ülkeye göstereceğiz. ve inşallah, DEVA belediyeleriyle bu ülkenin o sınırlı kaynakları, nasıl yerinde ve isabetli harcanır, isabetli harcandığında bir şehir nasıl ayağa kalkar göstereceğiz. Göstereceğiz ki, genel seçimlerden sonra bu ülkeyi nasıl ayağa kaldıracağımızı tüm millet duysun, görsün, şahit olsun.”
]]>
İliç’te meydana gelen siyanürlü liç göçüğüne dair incelemelerde bulunmak isteyen DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları ve beraberindeki heyet İliç Çöpler altın madeni alanına alınmadı. Hatimoğulları, “Topraklarımızın, insanlarımızın, canlılarımızın, doğamızın katledilmesine müsaade etmeyeceğiz. Bu maden ocağı derhal kapatılmalıdır. Anagold kapatılmalıdır. Gelişigüzel ruhsat verilmiş diğer maden ocakları da derhal denetlenmeli, usulsüz olanlar derhal kapatılmalıdır. Bu denetim tek başına iktidar tarafından yapılmamalıdır; ilgili meslek odaları ve bağımsız uzman birimleri tarafından yapılacak denetimle gerçekleştirilmelidir. Aksi takdirde bu ve benzeri acı olayları daha fazla yaşayacağız” dedi.
Erzincan’ın İliç ilçesindeki altın madeninde meydana gelen maden göçüğüne dair incelemelerde bulunmak isteyen DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları ve beraberindeki heyet İliç Çöpler altın madeni alanına alınmadı.
Maden sahası önünde açıklamalarda bulunan Hatimoğulları, şunları söyledi:
“Şu anda Erzincan İliç Çöpler Köyü’nde, kaza diye lanse edilmeye çalışılsa da aslında bilinçli bir cinayetin olduğu noktadayız. Maden ocağının tam yakınındayız. Burada şu an bir sınır çizilmiş, daha ileriye gidemedik. Dün izlediğimiz görüntüler, insanın yüreğini de bilincini de darmaduman ediyor. Kanadalı şirketin, Türkiye’den Çalık Grubunun ortaklığıyla burada yürütmüş olduğu bu çalışma gerek yöre halkı gerekse de ekoloji hareketleri tarafından defalarca uyarılmıştır. Siyanürle altın aramanın insan sağlığına ve doğaya verdiği zararlarla ilgili çok sayıda açıklama yapılmıştır. Ancak bu açıklamaların hiçbirine itibar edilmemiştir. Çöpler’deki altın madeni defalarca dava konusu olmuş, çok sayıda itirazlar yükselmiş ve dava konusu olduğu halde görmezden gelinmiştir.
“İKTİDAR MADEN ŞİRKETLERİNE LEBLEBİ DAĞITIR GİBİ RUHSAT DAĞITTI”
Şimdi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olan Murat Kurum 2020’de aynı tesisin kapasite artırımı için ruhsat imzalamıştır. Daha önce bir sızıntı olduğu ortaya çıktığında yargının yürüttüğü tek işlem sadece Anagold’a 16 Milyon TL’lik para cezası kesmek olmuştur. Kanada’dan gelip burada Anadolu ve Mezopotamya topraklarını hiçe sayan bu şirkete peşkeş çeken iktidarın vurdumduymazlığını bir kez daha kınıyoruz. Son yıllarda leblebi dağıtılır gibi maden şirketlerine ruhsat dağıtıldı. Gelen ÇED raporlarının hiçbiri sağlıklı değildi. Bununla ilgili özellikle doğa savunucuları ve ekoloji hareketleri çeşitli açıklamalar yapmıştır. Her defasında köylülerin itirazları yükselmiştir. Ama ne yazık ki iktidar sermayeyi korudu, önünü açtı. Aslında bilim dışı olan birçok ÇED raporunun da hayata geçmesine olanak tanınmıştır. Leblebi gibi maden şirketlerine ruhsat dağıtan iktidara buradan bir kez daha sesleniyoruz. Dün yüreğimiz yandı. Dün o görüntüleri izleyip de sanırım rahatlıkla uyku çekebilecek bir insan tanımıyorum ama bu iktidar rahatlıkla uyku çekiyor.
“BEREKETLİ TOPRAKLARIMIZ SERMAYEYE PEŞKEŞ ÇEKİLİYOR”
İktidar bu ülkenin bereketli topraklarını, dağını, suyunu yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekiyor. Burada çalışan binlerce kişinin hayatı yok sayılıyor, önemsenmiyor. Bu işçilere insan gözüyle bakılmıyor. Göçük altında olan işçi sayısı şimdi açıklanan rakamlara göre 9 ama sayıya net olarak vakıf değiliz. Göçük altındaki 9 işçi kardeşimizin her birinin bir ailesi, sevdiği insanlar var. İşçilere, emekçilere insan gözüyle bakmayan sermayenin önü de zaten bu iktidar tarafından açılıyor. Bunu kabul etmiyoruz. Öte yandan bu topraklardan geçen ana fay hatları hiçbir biçimde hesaplanmamış. En büyük can kaybına uğradığımız depremin üzerinden daha sadece bir sene geçti.
“İKTİDAR DENETİMSİZLİKLE İLİÇ’TE GÖZ GÖRE GÖRE GELEN BİR CİNAYETE İMZA ATMIŞTIR”
Bu şekildeki maden ocaklarında dinamit patlatılıyor, birçok kimyasal ürün kullanılıyor. Bütün bunlar dikkate alınmadan maden şirketlerinin önü adeta iktidar tarafından açılıyor. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Bilim insanlarının konuyla ilgili yaptığı açıklamaya göre milyonlarca ton siyanür ve sülfürik asit bulunuyor bu toprakta. Kameraları kapatarak ya da bağımsız kurumların ve bilim insanlarının gelip incelemelerine izin vermeyerek bu gerçekliği değiştiremezsiniz. Bu, ikinci Çernobil vakasıdır bu ülkede. Keban Barajı, Fırat Nehri, Munzur ve Fırat Havzasının tamamı şimdi bu siyanürlü topraktan, bunun suya karışmasından etkilenmiştir, etkilenecektir. Yine uzmanların yaptığı açıklamaya göre kirliliğin Basra Körfezine kadar ulaşma olasılığı oldukça yüksektir. İktidar her ne kadar bunu küçük bir olaymış gibi, bir göçükmüş gibi anlatmaya çalışsa da teamülden verilen ruhsatlar ve denetimsizlikle burada göz göre göre gelen bir cinayete imza atmıştır. İktidar bundan arınamaz.
“MADEN OCAĞI DERHAL KAPATILMALIDIR”
İktidardan elbette yargı yoluyla da bunun hesabını soracağız. Ama insan hayatını, canlıların hayatını, doğayı hiçe sayan bu iktidarı halkımıza şikayet ediyoruz. Bizler soluduğumuz havanın en ufak zerresine, toprağın her zerresine, suyumuzun her damlasına sahip çıkacağız. Topraklarımızın, insanlarımızın, canlılarımızın, doğamızın katledilmesine müsaade etmeyeceğiz. Bu maden ocağı derhal kapatılmalıdır. Anagold kapatılmalıdır. Gelişigüzel ruhsat verilmiş diğer maden ocakları da derhal denetlenmeli, usulsüz olanlar derhal kapatılmalıdır. Bu denetim tek başına iktidar tarafından yapılmamalıdır; ilgili meslek odaları ve bağımsız uzman birimleri tarafından yapılacak denetimle gerçekleştirilmelidir. Aksi takdirde bu ve benzeri acı olayları daha fazla yaşayacağız. Buradan Erzincan halkına geçmiş olsun dileklerimizi iletiyorum. Sadece Erzincan’ı değil Basra Körfezi’ne kadar tüm bölgeyi etkileme olasılığı olan çok önemli ve üzücü bir olay yaşadık. Ümit ediyoruz ki şu an göçük altında kalan canlarımıza ulaşabilir ve onlardan olumlu haber alabiliriz. Ben tekrardan buradaki işçi kardeşlerimizin ailelerine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyorum. Her zaman bu konudaki mücadelemizi ve dayanışmamızı sürdüreceğiz.”
]]>DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, eşi Ülkü Zeynep Babacan ile birlikte partisinin aday tanıtım toplantısı için Eskişehir’e geldi. Tepebaşı Kültür Merkezi’ndeki toplantıda Babacan’ın yanı sıra DEVA Partisi İl Başkanı Resul Aktürk ile partililer yer aldı. Mart ayında yapılacak olan yerel seçimlerin önemli olduğunu ifade eden DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, aynı zamanda iktidar için de uyarı seçimi olduğunu söyledi.
Yerel seçimlerde herhangi bir ittifak daveti almadıklarını ve davette de bulunmadıklarını kaydeden Babacan, ‘Bu seçimler önemli, belediye başkanlarımızı seçeceğiz. Belediye meclis üyelerimizi seçeceğiz ama aynı zamanda bu seçimde hükümete de bir uyarıda bulunmamız gerekiyor. Yani iktidara bir mesaj vermemiz gerekiyor. Bu seçimlerin sonucunda iktidarın alacağı mesaj şu olmamalı; ya ben güvenoyunu aldım, o kadar hukuksuzluk yaptım, haksızlık yaptım yine de halk beni destekliyor bak diye bütün bu yanlışlarını götürüp tescil ettireceği bir seçim olmamalı bu seçim. İşte o yüzden bu seçim, iktidara ‘aklını başını al deme’ seçimi. Onun içindir ki bu seçim, sadece belediye başkanlarını seçtiğimiz değil, iktidarı uyaracağımız bir seçim. Yani iktidara bir sarı kart gösterme seçimi, bu seçim. Yani sandıklar açıldığında iktidar demeli ki, galiba haddi aştık, galiba vatandaşın sabrı taştı. Galiba artık ne desek inanmıyorlar mesajını hükümetin bu sandıktan artık alması lazım. Sandıktan artık sarı kart çıkması lazım? dedi.
Gazetecilerin sorusu üzerine Türkiye’deki enflasyonu değerlendiren Babacan, ekonomi bakanlığı döneminden de bahsederek, ‘Şu anda Türkiye’nin en büyük ama en büyük ekonomi sorunu, sebepler arasından baktığımızda, enflasyon. Yani Türkiye’de 34 yıllık yüksek enflasyon döneminden sonra biz ne yaptık, benim ekonomi yönetiminin başında olduğum yıllarda, 2 yılda tek haneye indirdik ve uzunca bir sürede tek hanede tuttuk. O dönem başta emeklilerimiz olmak üzere, Türk lirası cinsi üzerinden sabit maaş alan herkesin, bütün işçilerimizin, memurlarımızın refahının arttığı bir dönemi oldu’ diye konuştu.
TUİK’in gerçek enflasyonu açıklamadığını belirten Babacan, ‘Enflasyon tek haneye inmeden, bu ülkede refahın artması mümkün olmayacak. Merkez Bankası’nda istikrar olmayınca, Merkez Bankası bağımsız çalışmayınca enflasyonun artması mukadder. Geçen sene sadece seçimlerden, aralık sonuna kadar Merkez Bankası’na zorla 800 milyar lira karşılıksız para bastırdılar, kur korumalı mevduatın farkını ödememek için. Talimatla yönetilen bir Merkez Bankası olduğu sürece Türkiye’de enflasyon düşmez. ya da tabi ki asıl ve asıl çözüm, iktidar değişimi. Enflasyon düzelirse, iktidar değişimi ile düzelir’ ifadelerini kullandı.
Babacan, konuşmasının ardından Eskişehir belediye başkan adaylarını açıkladı. DEVA Partisi’nden Büyükşehir Belediyesi için Çelik Erimez, Odunpazarı Yunus Korkmaz, Tepebaşı Mustafa Özkarayanık, Çifteler Mustafa Taşkın, Alpu Gökhan Memiş, Beylikova Sertal Özuçak, Mahmudiye Sabriye Elbastı Delican aday gösterildi. (DHA)
]]>İstanbul’da düzenlenen istişare toplantısında konuşan Yerli ve Milli Parti Genel Başkanı Teoman Mutlu, “10 bin lira maaşı emeklimize uygun gördüler. Lütfen emekli maaşını tekrar gözden geçirin. En azından bizim çözüm önerimiz yeni göreve başlayan memurun aldığı 32 bin lirayı emeklinin de almasıdır” dedi.
Yerli ve Milli Parti, İstanbul teşkilatlarıyla istişare toplantısı düzenledi. Dünya Ticaret Merkezi’nde yapılan toplantıya Yerli ve Milli Parti Genel Başkanı Teoman Mutlu, Genel Başkanvekili Uğur Aksöz, Genel Başkan Yardımcısı Sabri Erbakan, İstanbul İl Başkanı Av. Ahmet Barut, ilçe başkanları ve çok sayıda parti üyesi katıldı.
Toplantıda konuşan Yerli ve Milli Parti Genel Başkanı Teoman Mutlu, “6 Şubat depreminin üzerinden 1 yıl geçti. Unutmuyoruz ve unutmayacağız. Bu konudan dolayı kırgın ve kızgınız. Kulaklarını tıkayarak kutu kutu pense oyunu oynayan iktidar ve muhalefet bunu iyi dinlesin. Büyük hatalar yaptılar ve depremzedeler yetim kaldı. 50 binin üzerinde canımız gitti ve gerçekten bu canların karşısında yapılmış hiçbir şey yok. Asla ve asla yardım bölgesindeki yardımları çekmeyeceklerini söylüyorlar. Ama çadır ve konteynerlarda yaşayan vatandaşlarımız var. Yapılan yardımlar yeterli değil. Yeterli olsaydı her platformda bundan bahsetmezdik” dedi.
“10 BİN LİRA MAAŞI EMEKLİMİZE UYGUN GÖRDÜLER”
Mutlu, “Diyanet İşleri Başkanlığı, fitreyi 130 lira olarak açıkladı. 4 kişilik bir ailenin günde en az 520 liraya ihtiyacı var. 10 bin lira maaşı emeklimize uygun gördüler. Diyanet’e göre 4 kişilik bir ailenin gıda ihtiyacı 15 bin 600 lira tutuyor. ya emekli maaşını belirleyen kadrolar yanlış hesap yapıyor ya da Diyanet hatalıdır. Lütfen emekli maaşını tekrar gözden geçirin. En azından bizim çözüm önerimiz yeni göreve başlayan memurun aldığı 32 bin lirayı emeklinin de almasıdır” diye konuştu.
AKSÖZ: İKTİDARI DEVRALMAK ÜZERE ÖZEL KURULMUŞ BİR PARTİYİZ
Yerli ve Milli Parti Genel Başkanvekili Uğur Aksöz de “Laf salatası yapmıyoruz. İktidarı devralmak üzere özel kurulmuş bir partiyiz. Memleket işgal edilmişse ordularımızı hazırlar, ata biner İngiliz ve Fransız’ı kovarız biz böyle bir partiyiz. Şu anda ülke yönetilemiyor. İktidar veya muhalefet hangisi kabadayıysa çıkalım televizyona tartışalım. Adalet, ekonomi var mı? Bir hanımefendi gece saat 00.00’da sokakta yürüyebiliyor mu? Güvenliğiniz var mı? O zaman bize düşen iktidarı devralmak üzere orduları hazırlamaktır. İşte onlar sizsiniz” ifadelerini kullandı.
“HALKIN ÇAĞRISIYLA KURULDUK”
Aksöz, “7 lider var hepsi 80 yaşını geçmiş beyin eskimiş. Gidip torun baksınlar. Bize genç, enerjik, lisan bilen, bayrağı görünce ağlayan Teoman Mutlu lazım. Yerli ve Milli Parti halkın çağrısıyla kurulmuş, gerçekten yerli ve milli bir partidir. Sadece 3 buçuk ayda 54 il başkanlığını kurmuş, halktan büyük teveccüh görmüş bir partidir. Şu anda seçime girmek üzere teşkilatlarını tamamlamış, kurultaya yönelmiştir. Yerel seçime girmiyoruz çünkü Kenan Evren’in yaptığı bir siyasi partiler yasası var ağzınızla kuş tutsanız 6 ay geçmeden seçime giremiyorsunuz. Uyduruk bir kanun hiçbir lider de değiştirmemiş” dedi.
ERBAKAN: ÖNEMLİ OLAN TEŞKİLATLARIN AYAKTA KALMASIDIR
Yerli ve Milli Parti Genel Başkan Yardımcısı Sabri Erbakan ise “Siyasette bazı gerçekler var. Bunları şimdi sırasıyla da yaşıyoruz. Eğer teşkilatlarınız düzgün değilse, parti içerisinde disiplin yoksa ilerleyemezsiniz. İki örnek vereyim; birinci AK Parti, 23 senedir iktidar, disiplinli bir yürüyüş var. Diğeri ana muhalefet partisi şu anda darmadağınık vaziyettedir. Bir aday bile belirleyemiyorlar. Önemli olan teşkilatların ayakta kalmasıdır. Eğer baştan itibaren iyi organize edebiliyorsanız hiç arkanıza bakmadan yürüyebilirsiniz” diye konuştu.
]]>Akşener’in açıklamaları şu şekilde:
“İYİ Parti olarak, haftaya; ilginç, ve bir o kadar da, manidar bulduğum bir olayla başladık… Gerçekten ibretlik bir manzarayla karşı karşıyayız… Görünen o ki; görüşleri fark etmeksizin; siyasetteki herkes, bizden çok rahatsız. İktidar, kurulduğumuz günden beri, bizden çok rahatsızdı; zaten biliyorduk… Eski HDP’liler, yeni DEM’liler, zaten ezelden beri, bizden çok rahatsızdı; onu da biliyorduk… Son dönemdeyse; artık açıkça görmeye başladık ki; meğer, ana muhalefet partisi de bizden, çok rahatsızmış!… Hal böyleyken; ittifak sisteminden beslenen, bu kadar çok aktörü; aynı anda, rahatsız ediyorsak; bu ne demektir, biliyor musunuz? Milletimiz için, çok doğru şeyler yapıyoruz demektir.

“BİZİ ENGELLEMEYE ÇALIŞAN SARAÇHANE”
Bugüne kadar, karşımıza; nice engeller, iftiralar, yalanlar çıktı. Türlü baskılarla, tehditlerle, linçlerle mücadele ettik. Defalarca durdurulmak, sindirilmek, susturulmak istendik. Hepsini, teker teker aştık. Durmadık, yılmadık, yorulmadık ve rabbime şükürler olsun bugünlere geldik. Yolumuza, çöp kamyonları dizdiler sokaklarda yürüdük! Elektriklerimizi kestiler ışıksız salonlarda buluştuk! Sesimizi kısmak istediler megafonla konuştuk! Hatta yeri geldi sırf birilerinin tekerine, çomak sokuyoruz diye; sahipsiz kurşunlarla karşılaştık. Ve nitekim, bugün de önümüzde, yeni bir engel var. Bugün de; birileri istiyor ki; bilbordsuz, seçim kampanyası yapalım! Ama bu defa, öncekilerden farklı ve ilginç olarak; önümüze bu engeli çıkartan iktidar değil, ana muhalefet. Bizi sansürlemek isteyen; saray değil belediye! Bizi engellemeye çalışan; Beştepe değil, Saraçhane! Yaa, ne kadar da ilginç değil mi? ‘Hadi canım, o kadar da olur mu?’ dediğinizi duyar gibiyim… Heyhat, oluyor. Maalesef oluyor…

“BELEDİYE SANSÜRÜNE DE MECBUR DEĞİLSİN”
Şimdi gelin size, olayın detaylarını anlatayım. Gördüğünüz görseller; yerel seçim kampanyamızın, ilk aşaması için hazırladığımız; bilbord görselleri… 4 sloganımız var: Birincisi; “Tek adam baskısına da; eş başkan kavgasına da; mecbur değilsin!” İkincisi; “Cumhuriyete savaş açana da; teröre alan açana da; mecbur değilsin!” Üçüncüsü; “Yandaş medyaya da; yoldaş medyaya da; mecbur değilsin!” Dördüncüsü; “Hain diyene de; cahil diyene de; mecbur değilsin!” Muhteremlerin, büyük karın ağrısının sebebi, işte bunlar… Bir tane de benden olsun; beşinciyi de ben eklettim; “Saray sansürüne de; belediye sansürüne de mecbur değilsin!”
“İSTANBUL’DAN ŞİRKETE TELEFON GELMİŞ”
Her siyasi parti gibi biz de; seçim kampanyamızın hazırlıklarını, tamamladıktan sonra bir şirketle anlaşarak; Ankara, İstanbul ve İzmir’de, bilbordlar kiraladık. Şirketle yaptığımız, anlaşmaya göre; standart bir uygulamayla belediyelerden, onay alındıktan sonra; billboardlarımız, geçtiğimiz pazar akşamı asılacak, pazartesi sabahı da sokaklarda görünür olacaktı… Ama ne oldu, biliyor musunuz? Bilbord görsellerimiz baskıya gitti. Ancak ne hikmetse basımı yapılan bilbordlarımızın, fotoğrafları çekilip; birilerine gönderilmiş. Sonra da; “İstanbul’dan”, şirkete bir telefon gelmiş… Peki telefonda, ne denmiş, biliyor musunuz? “Bunları asmayacaksınız.” Üstelik, sadece İstanbul’da değil; Ankara ve İzmir’de de asılmayacakmış… Sonra da eş başkanlık deyince alınıyorlar… Gelen bu telefonun üzerine; şirket de haliyle, korkmuş, tedirgin olmuş…
“KEPAZELİK”
Uygulanan bu korkutma taktiği size de bir yerden tanıdık geliyor mu? Referandum sürecinde toplantılarımız için kiraladığımız, salonları hatırlayın… Partimizin, kuruluş lansmanı için anlaştığımız; ama sonra, anlaşmayı iptal eden, ünlü oteli hatırlayın… Hatta, genel merkezimiz için kiralayacak bina aradığımız, günleri hatırlayın… Ne kadar da nostaljik değil mi?…
Bu tip durumlarda, prosedür gereği; eğer belediye onay vermiyorsa sebebiyle beraber, bir ret yazısı kaleme alıp imzalı ve kaşeli şekilde, şirkete dolayısıyla, bize iletmesi gerekir. Ama ne hikmetse; lafa gelince, kapsayıcılık ve şeffaflık abidesi kesilen, bu belediyeden bize gönderilen ne bir ret ne de bir onay yazısı olmadı. Sadece şirket, gelen bu telefon sebebiyle bilbordlarımızın, asılamayacağını söyledi. İşte o nedenle çok yakın bir gelecekte, bu kepazeliğin ihalesini; şirketin üzerine yıkarlarsa, hiç şaşırmayacağız.
“BİZ ONLARI İŞ İCRAATE GELDİĞİNDE CESARET EDEMEYİŞLERİYLE TANIYORUZ”
Çünkü biz, zaten şirkete telefon açan, bu fevkalade cabbar arkadaşları, kapalı kapılar ardında, aslan kesilip iş icraata geldiğinde ise meydana çıkmaya, cesaret edemeyişleriyle tanıyoruz. Ama belli ki, bunlar karşılarında kimlerin olduğunu unutmuş. Ben hatırlatayım; 15 yıllık bir iktidarın en güçlü, en acımasız ve en baskıcı zamanında hiç kimsenin, kafasını kaldırmaya bile, cesaret edemediği bir dönemde sadece milletimizi arkamıza alarak tek adam rejimine karşı cesurlar hareketini başlatan, İYİ Partiyiz! Biz; haksızlıkla, hukuksuzlukla, adaletsizlikle, mücadele etmek için mağdurun kim olduğuna bakmaksızın yeri geldiğinde, Pınarhisar’a, yeri geldiğindeyse Saraçhane’ye en önde koşanlarız! Biz; Türk milletine dayatılan, tüm kalıpları yıkan tüm prangaları kıran, alıştırılıp, kabullendirilen bir esaretin karşısında “Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet!” diye haykıran hür ve müstakil, yepyeni bir siyasetin yolunu açanlarız!
Şimdi buradan, sizlere sormak istiyorum; yıllardır, ceberut bir iktidar karşısında, dimdik duran bizler; şimdi onun, kötü bir taklidine mi, boyun eğeceğiz? Türlü engelleri, dikenli telleri, yüksek duvarları aşan bizler; şimdi bir çakıl taşına mı takılacağız? Ateşten çemberlerden geçip, bugünlere gelen bizler; şimdi bir kibritle mi yanacağız?
“BUNLAR BİZE VIZ GELİR TIRS GİDER”
Elbette hayır. Bunlar bize, vız gelir, tırıs gider! Varsın onlar sırf doğruları söylüyoruz diye bizi, 9 köyden kovmaya kalksınlar. Biz, milletimizle beraber evelallah, 10’uncu köyü inşa ederiz! Varsın onlar; Saray gücünü de belediye gücünü de üzerimize salsınlar! Biz şerbetliyiz; evelallah, ikisiyle de mücadele ederiz! Varsın onlar; iktidar-ana muhalefet el ele kendi çalıp kendi söyledikleri kazananı da kaybedeni de kendi belirledikleri bir kayıkçı düzenini, korumak için bizi susturmaya çalışsınlar. Biz, milletimizin sesi olmaya aynen devam ederiz! Kimse merak etmesin varsın onlar, tüm köşeleri tutsunlar, tüm yolları kessinler. Biz yepyeni bir yolu, milletimizle birlikte yürümekten asla vazgeçmeyiz.
“BİZ GURURLA TEK BAŞINAYIZ”
Bugün hep birlikte; siyaseti teslim almış, derin bir hakikat krizinin pençesinde; sürüklenip gidiyoruz. Sürekli, “-mış gibi” yapanların sahnelediği, oyunları izliyoruz. Birbirinden farklı gözüken ama aslında, aynı kurtlu elmanın, iki yarısı olanların sürekli olarak ürettiği, yalanları, dolanları, masalları dinliyoruz… Mesela bunlar, lafa gelince; en büyük Atatürkçü, kendileriy-“miş” gibi yaparlar… Ama bir taraf; Atatürk’ümüze düşman, hangi onursuz varsa onunla birlikte yol yürürken; diğer taraf ise malum şer odağına, şirin gözükmek için ismini, bizzat Atatürk’ün verdiği vilayetimizin adını bile söyleyemez!
Mesela bunlar, lafa gelince; Cumhuriyet’imize, sahip çıkıyor-“muş” gibi yaparlar… Ama bir taraf; Federasyon ve özerkliği, dilinden düşürmeyen; HÜDAPAR’la, el ele tutuşurken; diğer taraf ise; Cumhuriyeti, 100 yıllık yıkım ve zulüm olarak gören DEM’li kafaların, kuyruğundan ayrılmaz!
Mesela bunlar, lafa gelince; demokrasiyi, savunuyor-“muş” gibi yaparlar… Ama bir taraf; tek adam vesayetini, demokrasi üzerinden, meşrulaştırmaya çalışırken; diğer taraf ise; milletin ve memleketin, birliğine yönelen, tüm kötülükleri; Kandil’e, İmralı’ya, Edirne’ye giden selamları; teröre açılan alanları; Türksüz Türkiye hezeyanlarını demokrasiyle örtmeye çalışır.
“KİBİRDEN KENDİNİ KAYBEDEN SADECE AK PARTİ DEĞİLMİŞ”
İşte Türk siyasetinin, içerisine düşürüldüğü; bu vahim tablodan da anlaşılıyor ki; maalesef, bugün geldiğimiz noktada; sözde düşmanlıklar, özde süt kardeşliğine dönüşmüş. Sözde mücadeleler, özde dayanışmaya dönüşmüş. Sözde değişimler de, özde izdüşümlere dönüşmüş…
Nitekim; iktidarın, yıllardır pazarladığı “AK Parti işi demokrasi” trenine de, bine bine; hem de birinci sınıf bilet alıp ana muhalefet partisi binmiş! Hak, hukuk, demokrasi hassasiyetleri aynı iktidarınki gibi; sadece, kendileriyle aynı fikirde olanlar içinmiş. Sansüre ve baskıya karşı, özgürlüğü savunmaları tıpkı iktidarınki gibi kuyruklarına basılana kadarmış! Ez cümle; milletin verdiği yetkiden aldığı gücün, kibriyle kendini kaybeden sadece AK Parti değil; bizzat ana muhalefeti yönetenlermiş!
“GURURLA TEK BAŞINAYIZ”
Özünde, birbirinden hiçbir farkı olmayan, bu iki zihniyetin dayattığı; kirli siyaset düzenini, reddettiğimiz için; onların hepsine karşı; biz, gururla, tek başınayız! Kürsülerden birbirine, bağırıp çağırarak; iktidar alanlarını, korumaya çalışan; bu riyakârlığı reddettiğimiz için; onların tamamına karşı; biz, gururla, tek başınayız!
Kavga, gürültü ve hamasetten başka bir şey üretmeyen; milletimizin birliğinden değil; ayrışmasından beslenen; bu goygoy siyasetini, reddettiğimiz için onların, topuna karşı biz, gururla, tek başınayız. Milletin derdinin, konuşulmadığı; milletin sesinin, duyulmadığı milletin taleplerinin, karşılanmadığı hangi taraf, kazanırsa kazansın; kaybedenin, daima milletimizin olduğu; bu kayıkçı kavgasını, reddettiğimiz için onların, “alayına” karşı biz, gururla, özü başınayız!”
]]>Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin (ÇGD), bugün 31. Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında düzenlediği “Gazetecilik Denince: Adalet, Demokrasi, Laiklik” paneli, Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapıldı. Panelde konuşmacı olarak; gazeteci Tolga Şardan, akademisyen Çağrı Kaderoğlu Bulut ve gazeteci Mustafa Mert Bildircin yer alırken panelin kolaylaştırıcılığını ÇGD Genel Başkanı Kıvanç El yaptı.
Tolga Şardan panelde şunları kaydetti:
“Ben buraya biraz da konumum itibarıyla geldim, TCK 217’deki dezanformasyon yasasının yürürlüğe girmesinden sonra, haberciliğe ve gazeteciliğe yönelik mevcut iktidarın en önemli aparatlarından biri olan dezanformasyon yasası çerçevesinde benden önce de meslektaşlarımız adli soruşturmaya uğramışlardı. Kovuşturmalar da yürütülüyordu haklarında yani yargılamalar da devam ediyordu. Ancak ilk tutuklanan gazeteci ben oldum. Dolayısıyla sanki benim ayrı da bir konumum oldu, onun için bu akşam sizinle beraberiz.
Ben mesleğe başladığımda, tek parti hükümetinin sonlarıydı. Mesleki kariyerimin en önemli süreçlerini koalisyon hükümetleri döneminde geçirdim. Meslek büyüklerimiz daha önce tek parti hükümetlerinde gazetecilik yaptılar ama koalisyonlarda ben gazetecilik yaptığım için biraz zorlandığımı düşünmüştüm. Çünkü koalisyonda siyasi partiler birbirlerine zarar vermemek için, bilgiye ulaşımı çok daha zordu. Özellikle benim çalıştığım alanda, ben güvenlik üzerine çalışıyorum. Polis adliye muhabirliği yaptım, hala da onu devam ettiriyorum. Bilgiye ulaşmak kolaydı, fakat bilgiyi kullanmak zordu. Ben çok iyi niyetli olarak düşündüm ki belki tek parti iktidarında gazetecilik daha rahat olur, bürokratlar daha sağlam yere sırtlarını dayadıklarında daha rahat olabilirler, bilgiye ulaşmamız ve bilgiyi kullanmamız işlememiz daha kolay olabilir diye düşünmüştüm. Ben çok pembe düşünmüşüm. Dolayısıyla hele ki son dönemki 2010 yılında itibaren, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişten itibaren bunun maalesef çok kötü örneklerini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz.
“ÇOK CİDDİ BİR BASKI SARMALI ALTINDA MESLEĞİ İDAME ETTİRİYORUZ.”
Son dönemde, bilgiye ulaşmada çok fazla sıkıntımız yok. Bilgiyi işleyip, haber haline getirip, üretime verdikten sonra okura iletim aşamasında çok büyük sıkıntılar var. Kimi mecralarda, içerik itibarıyla sıkıntı oluyor, kimi haberlerde kaynağı korumak çok önemli hale geliyor. Çünkü maalesef şu anki sistemde bilginin doğru mu yanlış mı ondan ziyade bu habere konu olan bilgilerin nereden çıktığı şeklinde geriye dönük yapılan araştırmalar, ister istemez haber kaynaklarında da endişeye neden oluyor. Kaynakları korumakta eskisine göre daha çok zorlandığımı görüyorum. Kaynağı koruduk cezaevine girdim. Kaynağı korumasaydım belki cezaevine girmeyecektim ama bu da bize meslekte öğretilen bir şey, kaynağı korumak önemli. Çok ciddi bir baskı sarmalı altında mesleği idame ettiriyoruz. Bu iş nasıl çözülür, belki siyasi iktidar geçen seneki seçimlerde değişmiş olsaydı biraz nefes alabilirdik.
“MUHALİF MEDYA, İKTİDAR MEDYASI DİYE BİR KAVRAM OLUŞTU. KENDİ MESLEKTAŞLARIMIZ ARASINDA DA BU KAVRAM YAVAŞ YAVAŞ BİR KUTUPLAŞMAYA DOĞRU GİDİYOR.”
Muhalif medya, iktidar medyası diye bir kavram oluştu. Kendi meslektaşlarımız arasında da bu kavram yavaş yavaş bir kutuplaşmaya doğru gidiyor. Daha önceki yıllarda özellikle bu kutuplaşmanın olmadığı yıllarda; arkadaşlarımız, meslektaşlarımız, hangi yayın organında, hayata hangi açıdan bakan yayın organı olursa olsun, en azından bir birliktelik sergiliyorlardı. Sergiliyorduk. Haber kaynaklarıyla ya da habere erişim konusunda bir sıkıntı olduğu zaman birlikte bir direnç gösterebiliyorduk. Maalesef şimdi öyle bir şey kalmadı. Sahiplik ve idare anlamında muhalif medya ya da iktidar yakın medya çerçevesine biz kendi meslektaşlarımız da sokmuş durumdayız. Bu mesleğimiz için en önemli erozyonlardan bir tanesi.
Bugün gelinen noktada, iktidarın alternatif medya diye tanımladığı haber mecraları neredeyse artık ana akım haline geldi. Eskiden ana akım içinde yer alan yayın organlarının büyük bölümünün artık saf dışı olduğunu veya çok dikkate alınmadığını, eskisi kadar itibarlı olmadıklarını görüyoruz. Bu durum muhalif medya anlamına gelen meslektaşlarımızın önünü açmak için bir fırsat olabilir ama biz muhalif ya da iktidar yandaşı gibi görünmekten ziyade gazeteciler olarak bir arada durmak gerektiğini düşünüyorum. Mesleği erozyonunu anca bu şekilde önleyebileceğiz.
Haberde adalet ya da adaletli haber bu artık bir çelişki haline dönüştü. Daha önceki yıllarda habere ulaştığımızda, bilgiye ulaştığımızda mutlaka bunu gazeteciliğin kuralı olarak en az iki kaynaktan ya da üç kaynaktan teyit ettirmek gibi zorunluluk olmasa da bir meslek teamülü vardı. Fakat şimdi ulaşılan bilgiler çok kritik ya da kaynaklara ulaşamıyorsunuz. Bazen onun riskini de haberci olarak üzerimize alıyoruz. Evet bu işin doğasında var ama bilgiye ulaştıktan sonra bunu teyidini almak açısından da kamu kurumlarıyla olan ilişkilerde ya da oradan geri dönüşlerde yeterli sağlıklı cevabın da alındığını düşünmüyorum. Bu da bizim için bir handikap, haberde adalet şu an artık en konuşulmaması gereken noktaya geldi çünkü ne adaletli haber var ne de haberde adalet unsurunu biz doğrudan yansıtabiliyoruz. Kamuoyunu bilgilendirmekten ziyade algı sistemi üzerine hareket edilmesi, bu şekilde habercilik tarzının uygulanması, bizim haberlerimizde de ne kadar adil olduğumuzu tartışmaya açıyor ki bence bu da çok doğru bir durum.
Bu noktada akademinin desteği gerekiyor, bizim meslek kurumlarımızın kuruluşlarımızın bu noktada biraz daha çalışması gerekiyor. Biraz daha bu etik ya da habercilik içindeki bu adalet sistemi üzerinde biraz kafa yormamız gerekiyor, çünkü bu mesleğin devamını sağlayacak genç kardeşlerimiz var. Genç kardeşlerimize de bir zemin oluşturmak açısından, çalışma alanı açmak açısından bizim bunu yapmamız gerekiyor.”
Gazeteci Mustafa Mert Bildircin:
“2023 YILINDA TAM 479 LAİKLİK İHLALİ YAŞANMIŞ TÜRKİYE’DE”
“2023 yılında tam 479 laiklik ihlali yaşanmış Türkiye’de, bizzat iktidar ve kamu kurumları tarafından. Bugün de en az 1 kere iktidar tarafından laikliğin hedef alındığını gösteriyor. Alan körlüğü diye bir tanım var. Bir süre sonra bunları yazarken belki bir şey ifade etmiyor, yazıp geçiyoruz ancak hafızalarda taze bir örnek var: ÇEDES Projesi. ÇEDES Projesi’nin üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum. Aslında ilk imzalandığında Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet ve Aile Bakanlığı arasında bir taslak program gönderdiler gazetecilere ve aslında açık kaynaklardan da bakılabilir bir programdı bu. Programa göre 120 madde vardı ÇEDES Projesi kapsamında uygulanması planlanan. Bir çevre projesi olarak lanse edildi ancak bu 120 maddenin 100’ü şöyleydi: Çocukların camiye götürülmesi, imamların çocukların ev ödevlerine yardım etmesi, çocukların hafta sonları Kur-an kurslarına taşınması gibi.
“GAZETECİ HABERİ YAZDIKTAN SONRA KAMUOYUNDAN TEPKİ BEKLİYOR”
Bunu benimle birlikte birçok meslektaşım haberleştirdi. Ancak kamuoyu yeterince tepki göstermemiş olacak ki bugün yeni bir uygulamaya daha imza atılabildi bu proje kapsamında. Diyanet görevlileri velilerin talep etmesi durumunda evlere giderek çocuklarla birlikte oyun oynayıp, çocukların ödevini yapacak. Buradan bakınca çok anlamsız bir proje, bununla ne amaçlanıyor olabilir, bunu net şekilde ortaya koyamıyorlar. Sorduğunuz zaman size cevap vermedikleri gibi bir de sizi din düşmanı ilan ediyorlar. Bu haberler kamuoyu yararı için yazılıyor. Haliyle bir gazeteci de bu haberi yazdıktan sonra kamuoyundan tepki bekliyor.
“EĞİTİMDE TEK BİR TAŞ YERİNDEN OYNATILSA DAHİ BİR DOMİNO ETKİSİYLE BİR NESİL BUNDAN ETKİLENİYOR”
Laiklik ihlalleriyle ilgili yapılan 479 haberin ne yazık ki büyük bir bölümü eğitim alanındaki laiklik ihlalleri. Elbette yargıda ya da toplumdaki en temel alanlarda laiklik ihlal ediliyor, cumhuriyet hedef alınıyor bizzat iktidar ve kullandığı aparatlar tarafından ancak eğitimin bu anlamda en önemli alan olduğunu düşünüyorum çünkü eğitimde tek bir taş yerinden oynatılsa dahi bir domino etkisiyle bir nesil bundan etkileniyor. Dolayısıyla bu haberler yapılırken okuyup geçiyoruz, belki oturduğumuz yerden tepki veriyoruz ancak daha ciddi bir tepki verilmesi gerektiğini düşünüyorum.”
Çağrı Kaderoğlu Bulut ise şöyle konuştu:
“Gazetecilerle ilgili tabii ki çok faza sorun ama üç önemli kategori bulmak mümkün bununla ilgili, ilki gazetecilerin çalışma koşulları. Çalışma koşullarıyla ilgili duruma baktığımızda; çok şaşırtıcı olmayacak bir şekilde oldukça düşük ücretlerde çalışıyorlar. Fakat asıl şaşırıcı kısmı şu, ortalamanın altında ücretlerle çalışıyor gazetecilerin çok büyük bir kesimi ama yüzde 70’inden fazlası asgari ücret düzeyinde ya da asgari ücretin çok az üzerinde ücretlerle çalışıyor. Bu bence en çarpıcı olan şey çünkü bu kadar düşük ücretlerle çalışan, bu kadar da güvencesizleşmiş bir alanda çalışan gazetecilerin, fikir ve ifade özgürlükleri konusunda, kırılgan olmamaları, iradelerini, yeri geldiğinde dirençlerini gösterebilmeleri konusunda bu zaten en büyük nesnel engellerden birisi maalesef karşımıza çıkıyor.
“HER 10 GAZETECİDEN SADECE 4’Ü KENDİ İŞ SİGORTASINDAN SİGORTALANABİLİYOR.”
Bir diğeri bu kadar düşük ücretlere paralel olarak inanılmaz uzun saatlerde çalıştırılıyorlar. Şu anda yaklaşık 9-12 saat arasındaki çalışma süreleri gazetecilikte yerleşmiş durumda. Normalde 8 saatle sınırlı yasal çalışma süresi ama gazeteciler artık 9-12 saatler arasında çalışıyorlar. Çok önemli bir bölümü sigortasız çalışıyor. Önemli bir bölümü de basın iş sigortası kapsamının dışında çalışıyor. 212 ile çalışanlar yalnızca gazetecilerin yüzde 40’ı 42’si gibi bir oran. Her 10 gazeteciden sadece 4’ü kendi iş sigortasından sigortalanabiliyor.
Eskiden gazetecilik daha kurumsal formlarla icra edilirdi. Belirli gazetecilik kurumlarında yapılırdı. Geldiğimiz noktada hem bu siyasal iktidarın merkez medyayı dağıtması hem de bu teknolojilerin yeni kanallar açmasıyla birlikte, gazeteciler bugün artık kurumlardan çok daha fazla şekilde yeni medya mecralarından haber yapıyorlar. Fakat bundan da daha ilerisi var gazeteciler kendi portallarını kurmaya başlıyorlar. Bir adım daha ilerisi var gazeteciler tek başlarına sosyal medyada habercilik yapmaya çalışıyorlar. Bu süreç hem mesleğin kodlarının, kurallarının, dayanıklılığının korunması için oldukça yıpratıcı, hem de bir gazetecilik kültürünün yeniden üretilmesi ve aktarılabilmesi için oldukça pürüzlü, üzerine çok düşünülmesi gereken bir alan.
“İKTİDARIN ARTIK MEDYAYA NÜFUZ ETME AŞAMALARI GÜN GEÇTİKÇE DERİNLEŞİYOR.”
Şu anda iktidar yalnızca medyanın içeriğini dönüştürmüyor. Medyanın kurumsal yapısını da dönüştürmekle kalmıyor, medyanın doğrudan bürolarını dönüştürüyor. Örneğin bugün havuz medyası olarak bildiğimiz kurumlarda, eskiden kurum ne kadar havuz medyası olursa olsun orada çalışan emekçi, mesleğine inançlı gazeteciler bulmak mümkündü. Ama özellikle son yıllarda taşradan getirdikleri elemanlarla bürolarda yeni yeni gazeteciler ektiklerini görmek mümkün. Gelenlerin çoğu tahmin edebileceğiniz gibi gazeteci değil. Yerel taşra ağlarıyla, yerel teşkilat bağlarıyla gelip yaygın bir havuz medyasının Ankara bürosuna gazeteci olarak kondurulabiliyorlar. Dolayısıyla iktidarın artık medyaya nüfuz etme aşamaları gün geçtikçe derinleşiyor.
“GAZETECİLER ‘YAPACAĞIM HABER ZATEN SANSÜRE UĞRAR’ DÜŞÜNCESİYLE HABERİ YAPMAKTAN VAZGEÇTİĞİNİ SÖYLÜYOR.”
Bu kadar baskıya, bu kadar sistematik bir dönüştürme stratejisine bağlı olarak; sansür ve otosansür mekanizmalarının oldukça artmış olması. Sansür zaten özellikle bizimki gibi bir ülkede çok yadırgayacağımız bir şey maalesef değildi. Ama bugün hiç olmadığı kadar artmış durumda, kaynaklara ulaşmaktan, kaynaklarınızın size bilgi vermesinden, o bilgiye teyit etmenizden, onları yayınlamanıza kadar hemen her aşamada doğrudan ya da dolaylı açık ya da örtük sansür ve otosansür süreci maalesef işliyor. Her 4 gazeteciden 3’ü mesleğini özgürce yapamadığını söylüyor, yarısından daha fazlası da ‘yapacağım haber zaten sansüre uğrar’ düşüncesiyle haberi yapmaktan vazgeçtiğini söylüyor. Gazeteciler için oldukça yıpratıcı bir süreç. Mesleki deformasyonu mesleki saygınlığı zedeleyen bir süreç olarak yaşanıyor. Dezanformasyon yasası gibi formal hukuki süreçler gazetecilerin sınırlarını kısıtlamakta ve sıkmakta çok kullanılıyor.
Mesleğin değersizleşmesini getiren bir diğer unsur; medyanın çoğunda haber yok. Gazeteci mesleğini yapamadıkça, gazetecilik faaliyeti yalnızca bir aktarım işine dönüşüyor. O aktarımın dahi gazeteci tarafından üretilmesine izin verilmeyen bir çağda yaşıyoruz. Bakanlıkların, İletişim Başkanlığı’nın, haber toplamak istediğiniz bütün siyasal kurumların, basın birimlerinden çoğunlukla size gönderilen ve dışına çıktığınızda çoğu zamanda ‘hayırdır, bu neden böyle oldu’ diye sorgulanan bir süreci yaşıyoruz.
Gündelik hayatları da oldukça sıkışık, önemli bir kısmı memleketin tümü gibi borçlular. Çok düşük ücretlerle çok ağır koşullarda çalıştıklarını düşünürsek borçlanma şaşırtıcı değil. Ama bu borçlanmanın ve bu sıkışık koşullarda yaşamanın şöyle bir mesleki etkisi oluyor. Gazetecilerin kendilerini yeniden üretmeleri için, kendilerini geliştirebilmeleri için, mesleğin gerektirdiği entelektüel, politik, toplumsal donanımı yeniden edinebilmeleri için yaptıkları işi yeniden anlamlı kılabilmek için gereken zamanları da yok, paraları da yok, imkanları da yok, politik olarak destekleri de yok.
Yine de gazetecilerin çoğu imkanları olsa bu mesleği yapmaya devam edeceklerini söylediler. Örgütlülüğün olmadığı yerde gazeteciler ya bireysel kahramanlara dönüşebiliyorlar ve çok büyük bedeller ödüyorlar. ya da çok kırılgan her şeye boyun eğmek zorunda kalan dolayısıyla ne kendine, ne mesleğine, ne toplumuna saygısı kalan meslektaşlara maalesef dönüşüyorlar. İkisine de düşmeden kurtuluş yok tek başına şiyarını yeniden hatırlayarak, şöyle bitirmek istiyorum. Cumhuriyet’in 100. yılındayız, Cumhuriyet olmadan laiklik olmaz, laiklik olmadan cumhuriyet olmaz. Bu mekanizmayı sağlayacak laiklik ve cumhuriyet arasındaki yurttaşlık mekanizmasını kuracak şey gazeteciliğin kendisi.”
]]>“SÜPER KUPA FİNALİNİN TÜRKİYE’DE OYNANMASI GEREKİRDİ”
Cumhuriyet Halk Partisi’nden yapılan açıklamanın tamamı şu şekilde; “Fenerbahçe ve Galatasaray Cumhuriyet’in ilanından önce kurulmuş iki güzide kulübümüzdür. Bu kulüplerimizin Cumhuriyetin 100. yılında oynayacağı Süper Kupa finalinin Türkiye’de oynanması gerekirdi. Cumhuriyet Halk Partisi olarak böylesine önemli bir karşılaşmanın Atatürk’e husumet duyan bir ülkeye götürülmesini doğru bulmadık ve başından beri bu yanlışa itiraz ettik. Bugün de final maçını Suudi Arabistan’a götürenlerle birlikte bir bildiri açıklamayı doğru bulmuyoruz. Atatürk’e ve milli değerlerimize yapılan saygısızlıklara sebep olan pazarlıkların tarafı olanlarla aynı bildirilere imza atmayacağız. Cumhuriyet Halk Partisi sorumluları aklayacak işlerin içinde olmayacak kendi özgün tavrını ve tepkisini göstermeye devam edecektir. Aşağıda paylaştığımız bildirimizi kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
“FİNANSAL İMKANLAR UĞRUNA BÖYLE BİR KARAR ALINDI”
Basına ve Kamuoyuna, 29 Aralık 2023 günü Türk spor ve diplomasi tarihinin en acı olaylarından birini yaşadık. Cumhuriyetimizin 100. yılında Süper Kupa finali Suudi Arabistan makamlarının saygısız tutumları nedeniyle oynanamadı. Bu saygısızlık İstiklal Marşımızı, Ay-Yıldızlı Bayrağımızı ve Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk’ü hedef alıyordu. Ancak sporcularımız ve kulüplerimiz Cumhuriyet’in 100. yılında böyle bir saygısızlığa taviz vermediler. Hem sporcularımızı hem de kulüplerimizi yürekten kutluyoruz. Bunun yanında Ay-Yıldızlı Bayrağımıza, Büyük Atatürk’e ve İstiklal Marşımıza tahammül gösteremeyen, sorunlar çıkartan Suudi Arabistan yönetimi ve makamlarını esefle kınıyoruz. Süper Kupa finalinin Riyad’da oynanması kararının alınmasından itibaren CHP olarak bu kararın yanlış olduğunu defalarca belirttik ve bu karardan dönülmesini talep ettik. Bu talebimiz Cumhuriyetimizin 100. yılının kutlandığı bir ortamda böylesine önemli bir spor müsabakasının Türkiye’de bir şehirde oynanması düşüncesine dayanıyordu. Ancak iktidar tarafından bu tercih edilmedi ve birtakım finansal imkanlar uğruna böyle bir karar alındı.
“CEMAL KAŞIKÇI DOSYASININ SUUDİLERE VERİLMESİ İLKESİZ TUTUMA ÖRNEKTİ”
Suudi Arabistan konusunda iktidarın ilkesiz tutumunun ne yazık ki bu ilk örneği değildi. İstanbul’da vahşi bir şekilde katledilen Cemal Kaşıkçı dosyasının Suudi makamlarına devredilmesi, bu olayların içinde adı geçen Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin Türkiye’de en üst düzeyde ağırlanması, şerefine sazlı-sözlü yemekler tertip edilmesi, uçağın kapısında karşılanıp – kapısına kadar uğurlanması, 90 yaşında Suudi kral öldüğünde yas ilan edip 12 Mehmetçiğimiz şehit olduğunda yas ilan edilmemesi iktidarın bu konudaki ilkesiz tutumunu gösteriyordu. Bilinmesi gerekir ki Büyük Atatürk, İstiklal Marşımız ve Ay-Yıldızlı Bayrağımız Türkiye’de ya da dünyanın hiçbir yerinde bir siyasal simge değildir. Böyle bir değerlendirilme kabul edilemez. Biz nasıl ki başka ülkelerin tarihine ve kültürüne saygı gösteriyorsak ulusumuzu birleştiren büyük kurucumuz Atatürk’ün, Ay-Yıldızlı Bayrağımızın ve İstiklal Marşımızın da aynı saygıyı görmesini bekleriz. Bütün bunların ötesinde Büyük Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim” özdeyişini de hatırlatarak sporcularımızın ve kulüplerimizin bu ahlaklı tutumunu takdir ettiğimizi belirtmek istiyoruz. Ancak ülkemizin en temel değerlerini bir tartışma ve pazarlık konusu yapan yöneticilerin ve iktidar mensuplarının ise bu ahlak anlayışından nasibini almadığını üzülerek görmüş bulunuyoruz.
“MİLLETİMİZ EL BİRLİĞİYLE BU OYUNU BOŞA ÇIKARTMIŞTIR”
Cumhuriyetimizin 100. yılında kirli pazarlıklarla milletimizin tertemiz alnına kara bir leke çalınmaya çalışılmıştır. Ancak milletimiz el birliği ile bu oyunu boşa çıkartmış, Atasına ve Bayrağına sonuna kadar sahip çıktığını göstermiştir. Milletimizin gerçeklerin farkında olduğunu ve bu olayın sorumlularını çok iyi bildiğini gözlemliyoruz. Erdoğan iktidarı döneminde yapanın yanına kar kalır düşüncesi hakimdir. Ancak emin olunuz ki Türkiye’nin yarınlarında bu saygısızlıkları yapanların, bu kirli pazarlıkta olanların yaptıkları yanlarına kar kalmayacaktır. Saygılarımızla.”
]]>